Makale Dizini

Bu kitabı beni büyütüp okutan aileme, bana emeği geçen öğretmenlerime, hayatıma dokunan tüm dostlarıma hediye ediyorum.

Cemil Altay


İÇİNDEKİLER

Önsöz. 4

Kısa Özyaşamım.. 5

Anadolu Uyanıyordu. 6

Babam Memur Oluyor 9

Ara İstasyonlar 22

Anadolu’da Yılbaşı Ne ki 24

Güneş Önce Tepelerden Doğar 34

Benim Doğduğum Köyde. 45

İstanbul Kaderimizin Şehri 59

Bu İhtilal Neden Olmuştu. 78

Âşık Oluyorum.. 85

Üniversite Yıllarım.. 87

Askeri Tıp Talebesi Oluyorum.. 95

Nişanlanıyoruz. 102

Gülhane Tıp Akademisi 117

Annem.. 123

Yeni Bir Hayata Başlıyoruz. 128

Anam.. 133

Anadolu Kavağı Hatıralarım.. 136

Köpekten İnsana Diş Nakli 144

İskenderun. 146

Çevre Koruma Derneğinin Kuruluşu. 169

Siyasi Hayatım.. 170

Politika Senin Neyine. 172

Türk Diş Hekimleri Birliği Kuruluşu. 173

Kalp Krizi Geçiriyorum.. 179

Bağ Bozumu. 185

İskenderun’da Gün Batımı 187

O Şehir 188

Sözlük…………………………………………………….......... 199


ÖNSÖZ

Cemil Altay’ın anılarını okuyunca iyi ki yazmış, dedim. Cemil Altay, kuşağının özelliklerini yansıtan, Cumhuriyet’in yetiştirmek istediği ve yetiştirdiği yurttaş, aydın yurttaş örneklerinden biri.

O günün yokluk, yoksunluk koşullarında hiç yakınmadan, şikâyet etmeden alın teriyle yaşayan; çocuklarını yetiştiren Atatürkçü, demokrat ve dindar bir ailenin yetiştirdiği aydın bir kişi.

Cemil Altay’ın kuşakları idealist, özverili, yurtsever, mücadeleci bir kuşaktı. Onların yaşam biçimleri ve mücadeleleri hâlâ bu toplumun önünde onurlu bir meşaledir. Yazarımızın,kuşağının bu özelliklerini taşıdığını; onurlu, duyarlı, mücadeleci,çalışkan, toplumcu, sevgi dolu yaşam serüveninden anlıyoruz.

Cemil Altay’ınbu örnek kişiliğinden yeni kuşakların öğreneceği çok şey olduğunu düşünüyorum.

Eserin, içten, yalın, duru bir dili var. Sıkılmadan bir solukta, keyifle okunacak bir eser. Halk anlatımının derin izleri görülüyor. Bu da yazarın nasıl halkla iç içe yaşadığını, halka yabancılaşmadığını gösterir. Günümüzde bu tip aydınlara her zamankinden daha fazla gereksinimvar sanırım.

Bu kitap, bizim yaşımızdakileri alıp o sancılıdönemdeki kuşakların, yaşam ve toplumsal mücadelesinin iç içe geçtiği yıllara götürüyor. O yılları tekrar yaşatıyor. Yeni kuşaklar içinse yakın geçmişimizi anlamaları için iyi birkaynak.

Kaleminize sağlık. Umarım bu çalışmalarınızın devamı gelir.

EDİTÖR

Mehmet Demirel


Ben şaka gününde yani, 1 Nisan 1941’de Sarıkamış’ta doğmuşum.

Sarıkamış’a bağlı Yeniköy İlkokulundan mezun oldum. Kars Merkez Ortaokulunu ve Haydarpaşa lisesini bitirdim.

İstanbul Diş Hekimliği Fakültesinden1965 yılında mezun oldum. Askeri Tıbbiyeli olduğum için, Gülhane Tıp Akademisinde 1 yıl eğitim gördüm.

Anadolu Kavağı’na atandım.1969’da 200 yataklı İskenderun Deniz Hastanesine atandım. 1977’de kendi isteğimle ordudan ayrıldım. Muayenehanemde çalıştım.

İskenderun’da kaldığım zaman içinde birçok siyasi ve sosyal faaliyetlerde bulundum. İskenderun Kültür ve Turizm Derneğini arkadaşlarımla kurduk. İskenderun Yelken Kulübünde 6 sene genel sekreterlik yaptım. İskenderun Doktor, Eczacı ve Diş Hekimleri Derneğini kurdum. İskenderun Çevre Koruma Derneğini kurdum. Türkiye Aile Planlama Derneği İskenderun Şubesini açtım. Türk Diş Hekimleri Birliğinin kuruluşuna katkıda bulundum ve 4 sene 2. başkanlık görevini yürüttüm.

Rahmetli Prof. Erdal İnönü’nün ricasıyla Hatay’da SODEP’i örgütledim. İl Yönetiminde 2. başkanlık görevinde bulundum.

Evliyim, üç kız, bir oğlan dört çocuğum var.

Cemil Altay


ANADOLU UYANIYORDU

Bu sabah uyandım. Antalya’nın altın güneşi, denizin mavi, dalgalı saçlarını tarıyor. Sabah meltemi yüzümü okşuyor... Eski Lara yolunda yürüyüş kulvarında ağır aksak yürüyorum. Masmavi denizle lacivert dağlar birbiriyle kucaklaşmış. Deniz, dağ ve güneş güzel bir tablo yaratmış.

Kendi kendimle hesaplaşıyorum! Çocukluğum, hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor.Kendikendime diyorum ki,“Neden bunları yazmıyorsun?”

Sarıkamış’ta, 1941 yılının Nisan 1’inde doğmuşum. Herkesin birbirine şaka yaptığı günde!

Babam askerdeymiş.Santraldaki asker, babama müjde vermiş:

“Seyyar Çavuş, oğlun olmuş, müjdemi isterim!”

Babam gülmüş:

“Git başımdan, benimle dalga geçme!”

“Vallahi billahi şaka yapmıyorum,” demiş santraldaki asker.

Babam, annemden mektup gelene kadar inanmamış. Annem, mektupta, “İsmi ne olsun?” diye sormuş.Babam da “Cemil olsun,” demiş.

Üç yaşıma kadar olanları pek hatırlamıyorum,ama çok yaramaz bir çocuk olduğumu annem söylerdi.İçi saman doldurularak halıdan yapılan yastıkları at yaparmışım.Sandalyeleri yere yatırır, kızak veya araba yaparmışım.Birara iştahım kesilmiş,yemek yemiyormuşum.Merak edip beni takip 


etmişler.Kış için karyolanın altında saklanan tereyağını gizlice yediğimi farketmişler.Böylece neden yemek yemediğim ortaya çıkmış.

Sarıkamış’ta babamın çalıştığı kunduracı dükkânını hayal meyal hatırlıyorum. Babamın giysisinin üstüne giydiği önü dört köşe deri kaplı önlüğünü, kirli çiriş[i]kutusunu, ayakkabı kalıplarını ve o kalıplara çarmıha gerilmiş ayakkabı sayalarını[ii]çok iyi hatırlıyorum.

Sabahtan akşama kadar daracık dükkânda kundura ve mes imalatı yapıyorlardı.O zaman hazır kundura pek yoktu.Kundura ısmarlayanlar,ayaklarını bir kartona basarlardı.Babam, kulağının arkasına koyduğu kalemi çıkarır, müşterisinin ayağı etrafında tur atardı.Bu kalıba göre ayakkabı yapılırdı.O zamanlar ayakkabılarağaç çivilerle ve çirişle yapılırdı.Babamı saatlerce hayranlıkla seyrederdim.Bana verecekleri iki buçuk kuruş delikli parayı sabırla beklerdim.Koşarak köşedeki Cemşit amcanın dükkânına gider, kırmızı beyaz renkli baston şeker ve dut kurusu ile leblebi karışımı çerez alırdım...

Amcamların evi, bizim evimizin yanındaydı. Bu iki ev yan yanaydı,sanki el ele tutuşmuş iki kardeş gibiydiler.Evlerimiz, toprak zeminliiki göz oda ve antreden ibaret,toprak damlı evlerdi.Toprak zeminin üstüne hasır, onun üstüne de halı ya da kilim seriliydi.Antremizin duvarında açılır kapanır askı vardı, paltolarımızı oraya asardık.Odaya girdiğinizde karşıda bir kerevet, onun üstünde minderler

[i]Çiriş: Çiriş otu kökünden yapılan yapıştırıcı. Ayakkabıcılıkta kullanılır.

[ii]Saya: Ayakkabının yüzü, üst bölümü. Deri, tekstil gibi malzemelerden yapılır.


vardı.Kerevetin arkasında içi otla doldurularak halıdan yapılmış yastıklar vardı.Diğer oda annemizin yatak odasıydı.Biz girişteki odada, kerevetlerde yatardık.Eve misafir gelirse bizim odaya yer yatağı serilirdi.Amcamın evinin yanında atlar için bir ahır vardı.

Banyomuz olmadığı için anam, sobada su ısıtır,tahtadan veya tenekeden yapılmış teknede bizi yıkardı.Evde mutfak yoktu.Yemeklerimiz oturma odasında pişirilirdi.Mutfak tezgâhı görevini tahta sofra, ocak görevinide pompalı gaz ocağı yapardı…

Tenekeden yapılmış derme çatma tuvaletimiz, bahçe içinde bir köşeye adeta saklanmış gibiydi.Tuvalette su yoktu, giderken yanımıza teneke ibrik alırdık.Kışın soğukta tuvalet işkenceye dönerdi.Bazen elimiz, soğuktan buz tutmuş teneke ibriğin sapına yapışırdı.Tuvaletten eve donarak dönerdik.

Ben iki evin şımarık tek erkek çocuğuydum. Amcamın erkek çocuğu yoktu, üç kız çocuğu vardı.Dördüncü de kız olunca ismini Yeter koymuş.

Fariz amcam faytonculuk yapardı.Biri beyaz, biri doru iki atı vardı.O vakitler taksi yoktu. Taksi görevini yazın faytonlar,kışın kızaklar görürdü.Amcamın evinin yanında atların ahırı vardı.Evden ahıra bir kapıdan girilirdi. Amcam, akşam işten gelince atları içeri alır, tımar eder, sularını ve arpalarını verirdi.Yorgun atlar böylece günü bitirip istirahate geçerdi.Amcamda kurulmuş akşam sofrasına otururdu. Akşamcıydı,her akşam muntazam olarak Kulüp rakısınıyudumlar,Yeni Harman sigarasını sonuna kadar 


içerdi.Kara gözlerinin altındaki kara bıyıkları sigaradan sapsarıydı.

Çok keyifli bir adamdı.Beni çok severdi, bazen beni yanına alır, akşama kadar gezdirirdi.Arasıra atların kantarmalarını[i] bana verirdi.Atları ben yönlendirirdim.İşte o zaman kendimi çok büyük ve önemlibir iş yapıyormuş gibi görürdüm. Gururlanırdım, içimi mutluluk kaplardı. Eve geldiğimizde,“Bugün benimle akşama kadar çalıştın,para kazanmayı hakkettin,” der,elime beş kuruş tutuştururdu. Soluğu bakkalda alırdım.Ceplerimi leblebi, fıstık, kuru üzümle doldururdum.Bazen de paramı biriktirir, en çok sevdiğim cevizli sucuktan alırdım.

Kışları beyaz karlar üstünde, kızakta giderken atların boynundaki zillerin sesi çok hoşuma giderdi, çok mutlu olurdum…

Yaz günleri kapının önünde oynardık.Amcamın kızağının içinde evcilik oynardık.Amca kızı Türkan’ın bezden yapılmış bebekleri vardı.Onlar evcilik oynarken, aralarında tek erkek çocuk ben olduğum için, benim rolüm hep evin babası olurdu.Ara sıra saklambaç,körebe,seksek, ip atlama, istop gibi oyunları oynardık.

Topumuz yoktu. Top yerine çaputları sarar top yapardık.Bazen bize çok yakın olan mezbahaya gider, oradan dana sidik torbası isterdik.Onu şişirir, top yapardık.Hiçbir zaman lastik topumuz olmadı.

Evin yan tarafında atların dışkıları toplanır, samanla karıştırılarak tezek yapılırdı. Ayrıca nahır[ii] geldiğinde teneke kovalarımızı alır, nahır pisliği toplar

[i]Kantarma: Atın dilini bastırmak suretiyle zaptetmeye yarayan demir araç. İki ucundaki tokalara bağlanan kayışların bir ucu binicidedir. At bu kayışlar vasıtasıyla yönlendirilir.

[ii] Nahır: Sığır sürüsü.


eve getirir, tezek yapardık.At dışkıları kuruyunca zemin yumuşak olurdu, Jimnastik minderi gibi. Üstünde korkmadan takla, ters perende atardık…

 

BABAM MEMUR OLUYOR

Bir gün babam eve geldi:

“Artık kunduracılık yapmayacağım,” dedi.

Bir an o küçücük canımla aç kalacağımızı, babamın bana harçlık veremeyeceğini düşündüm.Hepimiz şaşkın şaşkın babamın yüzüne baktık!O, gülümsemeye başladı:

“Artık devlet memuru oldum,Devlet Demir Yollarında çalışacağım.Her ay maaş alacağım.Lojmanda oturacağız.Daha iyi şartlarda yaşayacağız,” dedi.

Otek odamızı birdenbire büyük bir sevinç kapladı.O zaman bunun ne anlama geldiğini pek anlamamıştım.Mahallemdeki arkadaşlarımdan, çok sevdiğim amcamdan ve amcamın atlarından ayrılmak istemiyordum.Babamın aldığı bu kararın ne kadar doğru olduğunu, bu memuriyet hayatının sınıf atlamanın ilk basamağı olduğunu yıllar sonra anlayacaktım.

Sarıkamış-Horasan İstasyonları arasında dar hat treni işlerdi. Erzurum’dan gelen geniş hat treni Horasan’da biter, yolcular dar hat trenine binerdi. Sonra Sarıkamış’ta iner, Ruslardan kalma geniş hat trenine binerlerdi. Babam işte bu dar hat tren yollarında yol bekçisi unvanı ile çalışmaya başlamıştı.


Sizlere görmediğiniz dar hat treninden biraz bahsetmek isterim.Bugün elektrikli veya motorinle çalışan trenlerin yerine o günlerde kömürle çalışan trenler vardı.Dar hat treni küçük trendi,bugünkü lunaparklardaki trenlerden biraz büyüktü.Bir makine kısmı, birde arkasında kömür deposu olan kısmı vardı.Treni sürene makinist, kömürü ocağa atan kişiye de ateşçi denirdi.Ateşçi istim deposunun manometresine göre ocağa kömür atardı.Tek keyifleri ocakta matara ile çay demlemek ve bu çayı yol boyunca yudumlamaktı.Yolcu vagonlarıda küçücüktü. Her vagonda bir soba bulunurdu, bu sobalarkışsoğuklarında yanardı.Bu sobada da matara ile çay demlenirdi.Tren, en çok 50 km hızla gidebilirdi.Hatta yokuş çıkıyorsa bu hız 20 km’ye kadar düşerdi.Vagonlarda ayrıca gardıfren bulunurdu.Trenin düdüğüne göre freni sıkar veya gevşetirlerdi.

İlk tayin yerimiz Çelmik İstasyonuydu.İstasyonda dört aile yaşıyorduk;İstasyon Şefi, Makasçı,Yol Çavuşu ve Yol Bekçisi.

Bu dört aile, birbiri ile kaynaşmıştı.Pişirilen yemeklerden birbirlerine bir sahan gönderilirdi. İyi ve kötü günlerini beraber paylaşırlardı.Zamanla bir aile gibi olmuşlardı.Onun için hiç yalnızlık hissetmezdik.Bu ailelerin birbirileri ile kavga etme, küsme gibi lüksleri olamazdı.Birbirilerinin arkasından konuşmazlardıDağbaşında yalnız kalacaklarını bilirlerdi.Onun için bir ev gibi yaşarlardı.

O zamanlar radyo, televizyon yoktu.Uzun kış gecelerinde birbirimize oturmaya giderdik.Çocuklar 


bir odada,büyükler bir odada otururlardı.Biz çocuklar, kendimize göre oyunlar oynardık.Fincan oyunu,elkızartmaca, çöp oyunu,hangi elimde,tek mi çift mi,yüzük oyunu,beştaş,üçtaş hatırlayabildiğim oyunlar.

Ninelerimiz, dedelerimiz bazen bize masal anlatırdı.Aynı masalı sıkılmadan defalarca dinlerdik.Kendi kafamızda canlandırmaya çalışırdık.  Masal dinlerken uykusu gelen uyuyakalırdı.

Babaannem, yani Zühre ninem beni çok severdi.Sandıkta sakladığı cevizleri, fındıkları sandıktan çıkarır, gizlice bana verirdi.Ablam buna çok bozulurdu, nineme sitem ederdi:

“Ben, senin üvey torunun muyum nine?” derdi.

Bir gece ninem fena hastalandı.Babam, onu trenle Erzurum’a götürdü. Ninem Erzurum’dan geri dönmedi.

Babama sordum:

“Ninem nerede?” Babam:

“Ninen gökyüzüne çıktı.O şimdi Zühre yıldızı,” dedi.

Geceleri yıldızlara bakar ninemi arardım.Babam, bana Zühre yıldızını gösterdikten sonra, ona hep el sallardım.O gün bu gündür Zühre yıldızına hasretle bakarım.

Ablam beni hep korurdu.Sanki ikinci anamdı. Aramızda iki yaş olmasına rağmen bana bakmayı, beni korumayı kendine görev edinmişti.Diğer çocuklardan korurdu.Düşersem kaldırır, severdi.Onun sevgisi yüzünden, canım acısada ablam üzülmesin 


diye ağlamazdım.Birbirimizin çocuksu suçlarını annemize, babamıza söylemezdik,söyleyemezdik, çünkü ikimizde birbirimizi tehdit ederdik, “Sen benim bu suçumu söylersen, bende senin suçunu söylerim,” derdik.İkimizde susardık.

Çelmik İstasyonuna yarım saat uzakta bir kaplıca vardı.İstasyon, ismini de bundan almıştı.Suyu çok sıcak değildi.O kaplıcaya sık sık giderdik.Benim için çok eğlenceli bir yerdi.Su yılanlarını yakalamaya çalışırdım.Ellerimin arasından kayar, kıvrılarak giderlerdi.Galiba onlarda bu oyundan hoşlanıyorlardı.Çünkü geriye dönüp tekrar aynı hareketleri yapıyorlardı.Küçük, ince, benekli, beyaz yılanları görmek ve onlarla oynamak için, her gidişimde sabırsızlanıyor, bir an evvel onlara kavuşmaya çalışıyordum.Bana o yılanların şifacı yılanlar olduğunu,deri hastalıklarına iyi geldiğini anlatmışlardı.

Babam, bana Erzurum’dan bayramlık olarak bahriyeli elbisesi almıştı.Mavi biyeli, beyaz paletli bahriyeli üstlük; beyaz pantolon ve beyaz şapka.Getirdiği gece onlarla uyumuştum.Sabahı zor ettim. Şapkamı başıma takıp aynanın önüne gidiyor,kendime asker gibi selam veriyordum.

Kahvaltı yaptıktan sonra anam beni tahta teknede yıkadı, elbiselerimi giydirdi.Ellerini öpüp kendimi sokağa attım.Amacımelbisemi ve şapkamı arkadaşlarıma göstermekti.Bundan çok zevk alacaktım. Karşıma ilk Yusuf Çavuş’un kızı Hatice çıktı.

“Ooo ne güzel elbisen var!Gel anneme göstereyim,” dedi.


Merdivenden çıkacaktık ki, şapkamı başımdan kaçırdı.Başladım ağlamaya.Hatice’yi yakaladıklarında şapkamın düğmeleri ve siperliğin üstündeki yaldızlı kayışını koparılmış bulduk.Ogün çok üzülmüştüm.Akşama kadar ağladım.Beni zor susturdular.

Yıllar sonra İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde,Deniz Kuvvetlerinden burs alarak diş hekimliği tahsilime devam ettim.Kasımpaşa Dikim Evi’nden elbiselerimi aldığımdaHatice’nin zarar verdiği bahriyeli şapkama kavuşmuş oldum.Deniz Kuvvetlerinde 15 yıl boyunca, her üniformayı giydikçe Hatice aklıma gelirdi.

Bir akşam benden küçük kardeşim Mehmet Hanefi rahatsızlandı.Hafif ateşlenmişti.Gece yarısı annemin sesini duydum.Babamı uykudan uyandırmaya çalışıyor,bir taraftan da ağlıyordu.Babam uyku mahmurluğuyla;

“Lütfiye ne oldu?” dedi.

“Kalk,kalk, oğlan ateşler içinde! Ecza dolabından ateş düşürücü verdim, fayda etmedi,ne yapacağımı bilemedim.Bir bak bakalım!” dedi.

Babam, panik içindeydi.Dağbaşında gece yarısı… Doktor yok,hastane yok! Çaresizce;

“Patates doğrayıp başına bağlayalım!” dedi.

Sabaha karşı kardeşim ateşler içinde bizden ayrıldı.Evimizi matem kaplamıştı.Annem, kardeşimin yanında içten içe ağlıyordu.Ben ve ablam bir köşeye büzüşmüş, birbirimizin elini tutmuş, ölümün korkusunu yaşıyorduk.Onunla geçirdiğimiz zamanları hatırlıyor,ağlıyorduk!


Babam, Devlet Demir Yolları 4.İşletmesine, çocuğum ilkokula başlayacak, okul olan bir yere tayinimin yapılmasını istiyorum, diye istida (dilekçe) yazmış.Çermik İstasyonundan babamın görevi, doğum yerim olan Sarıkamış’a çıktı.Tekrar Sarıkamış’taki evimize taşındık.Amcama ve annemin babası Cemal dedeme kavuşmaktan dolayı çok mutlu olmuştum.Annemin sevincine diyecek yoktu.Çermik İstasyonunda çok sıkılmıştık. Kardeşim Mehmet Hanefi orada ölmüştü,ninem Zühre yine orda ölmüştü.Çermik kâbusumuz olmuştu.Onun için bütün aile sevinmiştik.

Devlet Demir Yolları, tayini çıkan memura bir vagon tahsis ederdi.Bir hafta vagonun gelmesini bekledik.Hepimiz sabırsızlanmıştık.Biran evvel gitmek istiyorduk.Bende beni çok rahatsız eden Hatice’den kurtulacaktım.Adalet ablam, Sarıkamış’ta ilkokula başlayacağı için çok sevinçliydi.Bu kadar yokluğun yoksulluğun içinde çok mutlu bir aile idik.Olanla yetinmeyi,ayağımızı yorganımıza göre uzatmayı bilmiştik.

Nihayet beklediğimiz vagon geldi.Tren, istasyondaki diğer yola manevra yaparak,vagonu evimize yakın bir yere bıraktı. Yolda çalışan ameleler,ev eşyalarımızı vagona yüklediler.Babamların demir karyolalarını vagonun ortasına kurdular.Ben ve ablam çok sevinmiştik, yata yata gidecektik. Gideceğimiz mesafe elli kilometreydi, ancak dar hat treni bu mesafeyi beş altı saatte alabiliyordu.Sarıkamış’ta tali bir yola vagonumuzu koydular.


Dedemin at arabasına eşyalarımızı yükledik. O zaman buzdolabı, çamaşır makinesi, radyo, televizyon ne gezer! Eveşyası dediğin; yatak, yorgan, mutfak eşyası,pompalı gaz ocağı, beş numara gaz lambası, hasır,halı, kilim vs. idi.İki seferde taşıdık.Nihayet evimize geri gelmiştik.

Geldiğimiz sene okullar açılıncaablam okula kaydoldu.Babamla ablam çarşıya gittiler.Okulun istediği kitap, kalem, defter, çanta ile beraberablama yeni ayakkabı,siyah önlük,beyaz yakalık ve beyaz kurdeleler alındı.

Ertesi sabah anam ablamın saçını taradı, iki örük ve uçlarına beyaz kurdeleleri taktı.Siyah önlüğünü ve kolalı beyaz yakalığını taktı.

“Allah zihnini açık etsin,” dedi, okula uğurladı.

Ben evde yalnız kalmıştım.Ayaklarımı yere vura vura ağladım, bende okula gideceğim,diye.Beni zorla ikna ettiler.Amcam:

“Sen, seneye gideceksin,şimdi bana yardım edeceksin,beraber atları süreceğiz,” deyince benim yelkenlerim suya indi.Doru atı çok sevdiğimi biliyordu.

“Seni doru ata bindiririm,” dedi.

Evimizin elli metre önünden çay akıyordu.Atları oraya su içmeye ve yıkamaya götürürken beni doru ata bindirirdi.

Birkaç gün sonra benim okula gitme sevdam yeniden alevlendi.Bazen ablamın defterini, kalemini tahta çantadan kaçırıp, kendi kendime çizgiler çizerek bir şeyler yapmaya çalışıyordum.Elimdeki kalem bir türlü aklımdakini yapamıyordu.Kalemimin terbiye 


edilmesi gerekliydi,yoksa bende suç yoktu.Kalem iyi çizemiyordu.Kuş resmi,at resmi yapmasını da bilmiyordu.Baktılar ki, benim bu merakım yüzünden ablam rahat edemiyor,beni bir gün ablamla beraber okula gönderdiler.

Sınıfa girdik, içimde bir garip duygu oluştu;biraz korku, biraz merak,birazda utangaçlık.Ben ablamın sırasına oturdum.Daha dersin yarısında sıkıldım.Fena halde çişim geldi.Ablama;

“Çişim geldi,” dedim.

“Biraz bekle, teneffüste gidersin,” dedi.

O bekleyiş, hayatımdaki en uzun bekleyişti.Tuvalete zor yetiştim.Tuvalet çok pisti.Eve döndük.Ben:

“Yarın yine gideceğim,”deyince,babam:

“Seni medreseye göndereyim,orasıda okul,Kur’an öğrenirsin,” dedi. Kabul ettim.

Medrese tedrisatım galiba bir ay sürdü.On beş, yirmi kişiydik.Benim yaşlarımda veya daha büyük çocuklar vardı.Hepimizin önünde bir rahle, üstünde de ELİF BAkitabı vardı.Hilal şeklinde oturmuştuk. Hilalin ortasında bir postta, kara sakallı hoca oturuyordu.Hocanın elinde uzun, ince bir çubuk vardı.Yanlış okuyanın başına veya kollarına onunla vuruyordu.Bir ay sonra babama;

“Ben artık gitmem,Hoca Efendi herkesi dövüyor,” dedim.Babam:

“Ben, sana evde öğretirim, gitme,” dedi.

O kış ELİF BE cüzünü babamla bitirdik.Yazın ablam da bize katıldı.Ben ona göre çok şey biliyordum


Büyük bir caka ile ona bilmediklerini hoca edasıyla öğretiyor, elimdeki çubuğumla da HocaEfendi’yi taklit ederek vuruyordum.Bazen canını acıtınca beni dövmek istiyordu. Ben kaçıyordum, o kovalıyordu.Bu, bizim bir yerde oyunumuzdu…

Babam ortaokuldan sonra okumamıştı.Tiflis’ten muhacir geldikleri için devamlı yer değiştirmişlerdi.Dedem Kerem de erken ölünce tahsilini yarım bırakmıştı.Babamın çok iyi din bilgisi ve güzel sesi vardı.Kur’an-ı Kerim’i, ezanı çok güzel okurdu.O,Kur’an okuyunca herkes huşu ile dinlerdi.Mahallede dini törenlerde onu çağırırlardı.Dinine bağlı, modern Müslüman idi. Vatanını, milletini seven iyi bir sosyal demokrattı. Önce Rufai tarikatına,sonra Nakşibendi tarikatına girmişti.Çeşitli zikirlere katılır, ara sıra beni degötürürdü.Onlar, Mevleviler gibi dönerken bende dönerdim.Dönerken arkadan ilikli kuşağımı açarak dönerdim. Onlarda 2 kol gibi benimle dönerdi.Toplantıdaki insanların çok hoşuna giderdi.

Rufailer, daha çok ateşle, şişle ilgili gösteriler yapardı.Demir bir levhayı nar gibi kızdırır, yalarlardı.Yanaklarına şişler sokarlardı.Kan çıkmazdı.Kızgın sac üzerinde dönerlerdi, ayakları yanmazdı.

Nakşibendiler, halka halinde zikrederlerken birileri de tefle tempo tutardı.Aklımda kalanlar bunlardı...

Eski Türkçe Kur’an okumayı babam öğretti.Oda Hoca Efendi’den geri kalmıyordu.Yanlış bir sure okumaktan çok korkuyorduk.O gün verilen dersi 


yapmadığımızda biraz okşanıyorduk.Çocuk aklımla,Kur’an öğrenme şekli böyleymiş,diyordum.Neyse biz sopa yiyerek Kura’n-ı Kerim’i iki senede öğrendik.Daha sonra unutmayalım diye 5 kere hatim indirdik.Bütün bu eğitimim, beş ile yedi yaş arasında oldu.Babam, artık camilere gidince beni de götürüyordu.Ayrıca Kur’an-ı Kerim’i okuduğum için benimle iftihar ediyordu.Orada bulunan amcalar:

“Aferin,” diyorlardı.Bazı amcalar saçımı okşayarak,

“Aferin sana!” diyordu.

İlkokula başlayacağım sene bizim naklimiz,Yeniköy İstasyonuna çıktı.İstasyon bir yamacın altında kurulmuştu. İstasyondan beş yüz metre ileride bir dere akıyordu.Suyu çok berraktı.İçinde kırmızı benekli alabalıklar yüzüyordu.İlkbaharda kar suları eridiğinde sel akıyordu.Çayın öte tarafında Allahuekber Dağı vardı.Bizim küçük tren o dağı döne döne tırmanıyor, tepedeki istasyonda su alıp yoluna devam ediyordu.Tren dağdan inerken vagonlarda bulunan fren memurları trenin düdüğüne göre frenleri sıkar veya gevşetirlerdi.Bir düdük frenleri sık, iki düdük gevşet, anlamına geliyordu.Bu işi yapan memurlara da gardıfren denirdi. Aslında çıktığı mesafeyi biz çocuklar tren oraya gidene kadar kestirmeden giderdik.Yumurtaları iki istasyonda da satmış olurduk.

Yeniköy İstasyonu iki köyün ortasına kurulmuştu.Komşu köyler Sırbasan, Zivin köyleri idi.Babamın kız kardeşi, yani Cemile halam Sırbasan köyünde 


evli idi.Babam o sıralar yol bekçisiydi.Günde on kilometre yaya gider, yolları kontrol ederdi.Omzunda manivela,trenleri durdurmak için flama, somunlarını sıkmak için anahtar ve belinde toplu, uzun namlulu bir tabanca taşırdı. Tabanca, kışın karşısına kurt çıkarsa kendini korumak için.Babam çok hızlı yürürdü.İşçiler ona Tayyare lakabını takmışlardı.Şöyle bir tekerleme söylüyorlardı:

“Hele bakın hele Seyyar’a.Ne kuş böyle gider ne de tayyare.Yaman olur insanların sarısı, on travers bir adımın yarısı.”

Bir gün bana;

“Cemil, haydi, Sırbasan’a Cemile bibine gidelim,” dedi.

Bana cazip geldi.Yolda konuşa konuşa gidiyoruz.Babam bir adım atana kadar ben ona yetişmek için üç adım atarak,yani koşarak gidiyordum.

Babam türkü söylemeyi çok severdi.Sesi çok güzel ve güçlü çıkardı.Yolda elini kulağına attı, başladı Azeri türküler söylemeye.Benim artık takatim kesildi, adımlarım yavaşladı. O, türküye daldı.Geride kaldım.

“Baba, baba!” diye çağırıyorum, duymuyor.

Duysa, biraz dinlenelim, diyeceğim.Benimle arası epeyaçıldı.Birden geriye döndü, ben uzaklardayım.Bana doğru geldi:

“Vay benim toprak başıma, seni nasıl unutmuşum!Sen çocuk, ben büyük, adımımız uyar mı? Gel bin sırtıma.” dedi.

“Yok baba, biraz yavaş git, ben gelirim.”


Babam, beni Yeniköy’deki ilkokula kayıt yaptırdı.Bana da siyah önlük, beyaz yakalık ve ayakkabı, kitap, defter, kalem alındı.Saçlarım berberde sıfıra vuruldu. O zaman berberlerin saç kesme makinesi elektrikli değildi,yaylı, açılır kapanır, elle çalışan makinelerdi.

Öğretmenimiz Cilavuz Köy Öğretmen Okulu mezunu Recep Ünal’dı. Yeniköy’de doğmuş.Okulu bitirdikten sonra kendi köyüne atanmıştı.Köy Enstitülerinin ana politikalarından biride buydu.

Bugün Doğu’ya öğretmen atadığınızdaöğretmenin oraya alışamamasının ana nedeni, daha evvel bu hayatı yaşamamış olmasıdır.Yıllar sonra öğretmenimin ne denli kıymetli olduğunu,bu ülke için böyle öğretmenlere ne kadar ihtiyaç olduğunu, bu programın Türkiye’yi aydın ufuklara taşıyacak, çok önemli bir proje olduğunu anlamıştım.Fakat gerici güçler,ağalar,zamanın politik çekişmeleri ve oyalma kaygıları,köy enstitülerine yapılan iftiralar; örneğin,komünist yuvası vs. gibi ithamlar, Amerika’nın zamanın hükümetine,buralar komünist yuvası, buraları kapatın,imam hatip okulları açın, gibi telkinleri,KöyEnstitülerinin Demokrat Parti tarafından, 1950 yılında kapatılmasına sebep oldu...

Köy Enstitülerinin kapatılmasıbu memlekete yapılmış en büyük ihanettir.Aydınlık Türkiye’nin Orta Çağ karanlığına itilmesidir.

Beş sınıf bir arada okuyorduk.Boyum kısa olduğu için beni ön sıraya oturtmuştu öğretmen. Sıra arkadaşım istasyon şefinin oğlu Ertaç Canyurt’tu


Bazen beşinci sınıf öğrencileride bizimle ilgilenirlerdi.Sınıfın tüm duvarları faydalı bilgiler içeren afişlerle donatılmıştı.En uzun afiş, on iki ayı belirten afişti.Ayları, mevsimleri haftaları;her mevsimle ilgili meyve ve sebzeleri,iklimleri anlatıyordu.

Teneffüslerde arkadaşlarla oynuyorduk.Ben en çok Feyyaz’la (Feyzo) oynamayı severdim.Oda beni çok severdi.Benden büyüktü,güçlü kuvvetliydi,çok hızlı koşardı. Türkçesi biraz bozuktu.Annesi, babası Kürtçe konuşuyordu. Çok saygılı, candan insanlardı.Feyzo ile biz kardeş gibiydik.Bugünkü gibi Kürt-Türk ayrımcılığı aklımızın köşesinden geçmezdi.Hepimiz Türk ulusunun vatandaşlarıydık.Devletimizi, milletimizi, askerimizi,polisimizi severdik.Polise, polis amca; bekçiye, bekçi baba, derdik. Devlet, polis, asker bizi korumak içindi.Devletimizi çok severdik.Devlet anamız, babamız gibiydi.Bizi kollar korurdu.Mahkemeler adalet dağıtan mabetlerimizdi.Hiçbir hâkim savcı, hiç kimseden emir almazdı.Sağlam, yansız hukuk, tek güvencemizdi.Polis, jandarma halkın polisi jandarmasıydı,şimdiki gibi sarayın değil.Eskiden polise polis amca derdik.Onlar bize şefkatle bakarlardı, şimdiki gibi zulüm yapmazlardı.Üstümüze biber gazı, tazyikli su sıkmazlar, bize cop vurmazlardı...

Recep öğretmen;omuzları geniş, atletik yapılı,karayağız,ince bıyıklı, çok yakışıklı bir adamdı.O günün şartlarına göre çok iyi eğitim almıştı.Elinden her şey geliyordu;marangozluk,duvarcılık,folklor, 


mandolin çalma; her türlü spor,sağlıkçı…Kısaca dört dörtlük öğretmendi.Köylüler, onu çok seviyordu. Onlara tarımla ilgili yeni bilgiler veriyor, düğünlerine gidiyor, hastalanan insanların iğnelerini yapıyordu. Hocalarla öğretmenler arasında çok güzel uyum vardı.O zamanlar hocaların geçimini ve maaşını köylü karşılıyordu.Yani hocalar din adamıydı.Devletten maaş almadıkları için devletin politik oyunlarına alet olmazlardı.

Bizi iyi yurttaş olarak yetiştirdi.İlkokuldan mezun olduğumuzda her türlü işin altından kalkacak,her türlü yazışma yapabilecek,vatandaşlık haklarımızı arayabilecek, hayatı ve yönetimi sorgulayacakküçük adamlar olmuştuk...

Yeniköy İlkokulunda en çok beden eğitimi derslerini seviyordum.Aramızda çok çeşitli yarışmalar yapıyorduk.Bu yarışmalar, bizi hem eğlendiriyor hem de güçlendiriyordu.Öğretmenimiz spor saatlerinde bize jimnastik hareketleri yaptırırdı.Birbirimizle koşu yarışları yaptırırdı.Arada bir bizi ikiye ayırır, karşılıklı dizerdi.Ortada bir öğrenci mendil tutardı. Herkesin sıradaki numarasına göre çağrılırdı.Örneğin, 3 denince her iki sıradan üç numaralar koşarak mendilin başına gelirdi.Mendili kapan sırasına yetişene kadar koşardı. Koşma anında yakalanan kaybederdi.Bunun adı mendil kapmacaydı.Birde mendil saklamaca vardı.Daire şeklinde otururduk.Bir kişi, “Al satarım, bal satarım, ustam ölmüş, ben satarım,” tekerlemesi ile mendili bir kişinin arkasına saklardı.Mendili arkasında hisseden, ebe 


öğrenci yerine oturana kadar kovalardı.Şayet hissetmezse ebe oraya geldiğinde, o diğer öğrenciyi yerine kadar kovalardıve ebe olurdu. Bunun adı mendil saklama oyunuydu.

23 Nisan Çocuk Bayramı’nda yöredeki yakın köyler,Sırbasan, Zivin,Karaurgan bir çayırlıkta toplanıyorduk.Okullar arası yarışlar yapılıyordu.Bizim okul hep birinci geliyordu.En çok yumurta ve çuval yarışlarına gülüyorduk.Koşu yarışlarında Feyzo hep birinci gelirdi.

Yeniköy’de beş sene kaldık.İlkokulu orada bitirdim.İstasyon çocuğu olmak başka şeydi.Evlerimizin içinde su yoktu.Suyu ya çeşmeden veya dereden getirirdik.Bu iş ablamla bana düşerdi.Kışın çeşme donardı, mecburen dereye giderdik.Derenin yarısı buz tutardı,bazen de hepsi.Buzu kırarak doldurduğumuz kovalarla suyu eve taşırdık.Omuzluk denen aygıtlarımız vardı.Bir sırık, iki tarafında kancalar, kovaları kancalara takarak taşırdık.Küçük canımızla yükün altında zor yürürdük.Yük omzumuzda iken ev hep bizden uzaklaşırdı.Son gücümüzle eve ulaşırdık.

Trenler istasyonda durdukları zaman sıcak su isterdik.Makinistler bu su ile banyo yaptığımızı bilirlerdi.Kovaları doldurur, sevinerek eve giderdik.Dereden su getirmekten kurtulurduk.

 

ARA İSTASYONLAR

Ben trenci çocuğuyum

Çok severim 


Trenlerin isli kokusunu.

Ara istasyonlarda

İki ray arasında

Katranlı traversler üstünde

Büyüdüm ben

Yirminci yüzyılın geri kalmışlığında,

Kara saplanıp haftalarca

Yollarda kalan trenler

Gördüm ben

Trenlerde su, yumurta, köfte ekmek

Sattım ben

İki dağın arasında beyaz sessizlikte

Trenlerle yattım

Trenlerle kalktım ben.

 

Yokluk yoksulluk

İs kokusu,tahtakurusu

Lojmanlarında büyüdüm ben

Yanmamış istim kömüründen

Siyah maltız[i] gaz tenekesinden

Bir kovada sıcak su kara trenden

Çimdim yundum ben

Çok severim

Tren kokusunu is kokusunu

Kış gecelerinde ayaz gökyüzünü

Gökyüzü bir mücevherdir sanki

Bu soğuk ve ıssız dağ başında

Birde sıcak ayran çorbasını

Ara istasyonlarda üç dört aile

Birbirine bağlı ve kenetli

 

[i]Maltız: İçinde taşkömürü yada odunkömürü yakılan taşınabilir, ayaklı üzerinde ızgarası olan ocak.


Onları birbirine bağlayan

Yalnızlık urganı belki

Bir de ufukta siyah bir duman

 

Ayrıca tren, istasyonda su alırken ocağını da temizlerdi.Bir miktar kor halindeki kömür altına düşerdi,tren gittikten sonra kömürleri toplar maltızımıza koyardık.Üstünde yemek yapardık.Bizim odada soba yoktu, maltızı yakar odaya koyardık.

Bir gece benim çişim geldi.Yataktan kalkacağım, başım dönüyor, kalkamıyorum.Zorla kalktım.Korktuğum için ablamı kaldırmak istedim, kalkamadı.Annemi çağırdım onu da uyandıramadım.Maltızdan zehirlenmiştik.Bizi kış günü dışarı çıkarıp karların üstüne attılar.Bir müddet sonra ablam uyandı.Ölümden geri dönmüştük.Ara sıra ablama takılırdım.Senin hayatını benim çişim kurtardı, diye.

İstasyon çocukları birbirilerinin kardeşi gibidirler.Hayatı beraber yaşarlar,beraber şakalaşırlar,beraber yemek yerler, beraber oynarlardı.

Uzun kış gecelerinde ve yılbaşı gecelerinde hep beraber ev içinde oynanabilen oyunlar oynardık.Fincan oyunu,yüzük oyunu,tek mi çift mi,beştaş ve üçtaş oyunu.Çerezimiz kavrulmuş buğday(kavurga), patlamış mısırdı.

Ara istasyonlarda yılbaşı olduğu zaman bir evde toplanırdık.Büyükler, radyo dinler, milli piyangodan aldıkları biletlerinin çekilişlerini heyecanla takip ederlerdi.Çocuklar, diğer odada oyunlar oynar ve 


yılbaşı gecesine mahsus meyve ve çerez yiyebilirlerdi.

Yıllar sonra bu anılarımı mısralara dökmeye karar verdim.

 

ANADOLU’DA YILBAŞI NE Kİ

Ayları yılları öğrenmeyen

Sayıda bilmeyen

Anlarmı yılbaşını yılsonunu

İki dağ arasında kalmışsa cahil

Kalmışsa yoksul

Kendi yaşamıyla tekbaşına

 

Anadolu’da yılbaşı

Kışın ortasında

Bir gün olsa gerek

Belki bugün belki yarın

Belki dün

 

Hem ne fark eder

Yılbaşı yılsonu olmuş

Günler aynı gün

Öğünler aynı öğün

Çocuklar bulabilirlerse

Biraz çerez biraz meyve

Yılbaşı o gün

 

Anadolu’da yılbaşı ne ki

Yılbaşı kar don ayaz

Gece ay doğar

Fakirliğin üstüne ben beyaz


Kışlar sert geçerdi.Tipi olduğu ve yol kapandığı zaman yolcutreni bir veya iki gün istasyonda kalırdı.Babamlar, yolu açmak için 50-60 kişiyigeçici işçi olarak alırlardı.Onlara keçeden yapılmış çizme, ellerine eldiven, gözlerine de gözlük verirlerdi.Yol açılana kadar yolculara su, ekmek ve yumurta satardım.Yumurtaları köyden iki buçuk kuruşa alır, beş kuruşa satardım.Suyun doyumu 5 kuruştu.İş Bankasından aldığım madeni kumbarama paralarımı atardım. O kumbaralar bana tutumlu olmayı öğretti.

Köyden yumurtaları alırken bayat yumurta almamak için kendi yöntemimizi kullanırdık.O günlerde tenekeyle Vita yağı satılırdı.Vita kabında tuzlu su taşırdım.Suyun üstüne çıkan yumurtalar bozuk demekti.O yumurtaları almazdım.Kocaman bir çaydanlığımız vardı, pişmiş yumurtaları ona koyardım.Satarken elimi de üstüne koyardım.Çünkü asker sevkiyatlarında askerler hep birden yumurta sepetine dalarlardı.Kimisi paramı verirdi, kimisi de yumurtalarımı kaçırırdı.Bende onun için bu koruma yolunu seçmiştim.

Bir gün sevkiyat askerleri gelmişti.Tren durunca hepsi kara vagonlardan inip başıma üşüştü.İçlerinden biri, mavi çinko çaydanlığımı kaptığı gibi vagona atladı, o esnada tren kalktı. Bir yandan ağlıyor, biryandan da“Çaydanlığımı atın!” diye bağırıyordum.

Makas başında çaydanlığımı attılar.Elime aldığımda bazı yerlerinin çinko kaplaması atmıştı.Eve 


ağlayarak gittim.Annem beni teselli etti.O günden sonra asker sevkiyatlarında yumurta, su satmadım.

Okula yaya giderdik.Okulla bizim evin arası iki-üç kilometreydi.Kışın kar yağdığında bazen 2-3 metre kar olurdu.Karda bata çıka giderdik.Bir elimizde tahta çantamız, diğer elimizde bir sırıkla okula odun taşırdık.Tepede çantamı kızak yaparak aşağı inerdim.Ablam sırığımı da aşağıya kadar taşırdı.

Kış çok soğuk geçerdi, ama zevkliydi.Kardan adam yapardık.Kar topu oynardık.Yüksek köprülerden 3 metre karın üstüne atlardık.Kızak kayardık.Buz üzerinde topaç çevirirdik.

Bir gün evde şeker bitmişti.Dışarıda tipi vardı.Babam:

“Köye gidin, şeker alın,” dedi.Annem kızdı:

“Bu kıştakıyamette çocuklarımı nereye gönderiyorsun?Dışarıda tipi var!”

Babam annemi dinlemedi.Bizim itiraz etme diye bir şansımız yoktu.

Cızlavet çizmelerimizi giydik,kar başlıklarımızı taktık, el ele tutuşup yola koyulduk. Rüzgâr karları bir yerden, diğer tarafa savuruyor, göz gözü görmüyordu.İstasyonun tepesini çıktık.Biraz gittik. Ak sakallı bir dede karşımıza çıktı:

“Korkmayın, gidin çocuklar!” dedi.

Arkamıza döndük, baktık, dedeyi göremedik.Herhalde tipiden. “Galiba Hızır dedeydi.”  Dedik.

O, bize moral oldu.Çünkü geri dönmeyi düşünüyorduk.Tipiden yol iyice kayboldu.Biz her gün 


gittiğimiz yol olduğu için sağa sola sapmadan zar zor köye ulaştık.

Bakkala girdik.İçeride soba gürül gürül yanıyordu.Bakkal şaşırdı!Hayretler içinde yüzümüze bakıyordu.

“Bu tipide buraya nasıl geldiniz?Anneniz babanız size nasıl kıydı? Ya yolunuzu kaybetseydiniz, tipide donsaydınız! Haydi çıkarın paltonuzu, yüzlüğünüzü.Biraz ısının,bir bardak çay için,” dedi.

Bizi hemen geri göndermedi.Yanımıza bir delikanlı verdi. Şekerimizi aldık, yola koyulduk.Biraz ilerledik.Önümüze bir tilki çıktı.Bayağı korktuk.Neyse hep beraber bir müddet sonra eve geldik.Babam delikanlıya biraz para verdi, teşekkür etti, gönderdi.

Babama olanı biteni anlattım.Bakkal amcanın babama çok kızdığını söyledim.

“Bakkal haklı, ben neden bu tipide sizi gönderdim ya donsaydınız, vay başıma!”

“Baba, o sakallı amca Hızır Dede miydi?” Babam güldü:

“Belki de…” dedi.

Yaz aylarında kendi kuzularımızı otlatırdık.Kırlarda, çayırlarda onlarla baş başa kalırdık.Orada da kendimize göre oyunlarımız vardı.Güzel taşları tren, killi toprakların üstünde tren yolları, istasyonlar yapardık.Yolları çeşitli kır çiçekleri ile süslerdik.Taştan trenlerimizin hayalini kurup, kendimizin gerçekleştirdiği bu tren yollarından elimizle sürerdik. Biz hakiki tren yolu çocuklarıydık.


Kır çiçekleri toplar, eve götürürdük. Bazı bitkileri soyar yerdik.Bazılarının da suyunu emerdik.Çekirge, kertenkele, yılan avlardık.Küçük krem kutularımıza kenger sütü doldurur, güneşe bırakırdık.Böylece doğadan kenger sakızı yapardık.

Köy çocukları ile bazen kuzularımızı birleştirirdik. Böylece dağ başında yalnızlıktan kurtulurduk.Kendimize göre oyunlar oynardık.Tarladan kartol(patates) toplardık. Kırda ateş yakar, közünde patatesleri pişirirdik.Doğayı alabildiğine kullanırdık,çünkü doğa ile kaynaşmıştık.

Bugünkü çocuklar, doğa ile haşırneşir olmadığı için, hayvan ve doğa sevgileri bize göre zayıftır.Hatta öyleki, evcil hayvanlardan bile korkarlar.

Biz oyuncaklarımızı kendimiz yaptığımız için, bir taşı, bir tren veya araba hayali ile sürdüğümüz için, ruhsal anlamda geliştik.Şimdiki çocuklar oyuncakçı dükkânından alınan oyuncakları üç gün oynayıp bir kenara atıyorlar.Çünkü kendileri yapmıyorlar.Yaratıcı hayalleri olamıyor.

Bir gün kuzuları otlatırken akarsuda çamurdan bir girdap yapmıştım.Üstüne de papatya koymuştum.Papatya girdapta döndükçe onu değirmen taşı sanıyordum.Ben bu oyuna dalınca kuzular buğday tarlasına girmiş.Babam da trenlerin su aldığı depoya su gelmeyince,su yolunu kontrol etmeye çıkmış.Çünkü çiftçiler bazen suyu tarlalarına çevirince istasyona su gelmiyor.Babam, kuzuları buğday tarlasında görünce bana bağırdı.Baktım dövecek, kaçtım.Beni yakaladığı gibi yere vurmuş


Bayılmışım.Gözümü açtığımda kendimi evde buldum.Babam başımda ağlıyordu…

Kuzuların içinde iki tane de oğlak vardı. Alacalı oğlak benimle arkadaş olmuştu.Otlamaz, gelir bana tos vururdu.Yanımda gezerdi.Kuzuları beraber otlatırdık.Zamanla birbirimizi çok sevmiştik.İsmini “Ala” koymuştum.Bir müddet sonra ismini de öğrenmişti. “Ala,” dediğimde bana bakıyor, meleyerek cevap veriyordu.

Sonbaharda okula gitmiştim.Bir gün eve geldiğimde Ala’yı göremedim.Babam kesmişti.Bir anda yüreğim ta derindenacımıştı.Arkadaşımın canına kıyılmıştı.Çok üzüldüm.O günden sonra uzun bir müddet et yemedim.Babamla bir müddet küs kaldık.Ona kendimi sevdirtmedim.Sofrasına oturmadım.Evde köşe kapmaca oynuyorduk.Yılbaşından önce beni yanına çağırdı,kendisinin de bu olaya çok üzüldüğünü söyledi.Tanrı’nın hayvanları, bitkileri bizim için yarattığını,onun için hayvanların kesilip yenmesinin gerekli olduğunu,ama benim bu olayda bu kadar çok üzüleceğimi tahmin etmediğini söyledi.Bende bu ayrılığa daha çok dayanamayacağımı bildiğim için elini öptüm,boynuna sarıldım, ağlamıştık…

O sene kış çok sert geçiyordu. Bir hafta durmadan kar yağdı.Ara sıra tipi şeklinde yağıyordu.Yollar kapandı.Okul birkaç gün tatil edildi.Geceleri Kuzey Kutbu’nda yaşıyor gibiydik.Camlar buz tutmuştu.Dışarıyı kazıyarak açtığımız ufak bir yerden görebiliyorduk.Bir sabah kalktığımızda beyaz kar üzerinde 


kırmızı kanları gördük. Koma[i] doğru gittiğimizde bütün koyunların boğazlandığını,bazılarının da yenilmiş olduğunu gördük.Bütün hayvanlar kurt sürüleri tarafından telef edilmişti.Çok üzüldük.

“Siz Ala’yı keserseniz Allah’ta koyunlarınızın canını alır!” lafı ağzımdan dökülmüştü babama.

Yeniköy’de köylülerin tüm yaşamlarına adapte olmuştuk,Bizde onlardan biri olmuştuk.Bugünkü medeniyetin getirdiği kolaylıklar yoktu.Hayat zordu.Ama bir o kadarda keyifliydi.Ortak yaşam alanları vardı.Ortak imece çalışmaları vardı.Beraber eker, beraber biçer, beraber harman yapardık.

Bayramları namazdan sonra mezarlığa giderdik.Sonra köyün meydanında bayramlaşırdık.Yerlere sofralar kurulur, her evden gelen yemekler sofraları donatırdı, bayram yemeği yerdik.

Arife günü biz çocukların bayramıydı.Annelerimizin diktiği torbayla ev ev dolaşıp arefelik toplardık.Torbamızın içi şeker, kuru üzüm, dut kurusu, leblebi, fındıkla dolardı.Eve gelir ayıklardık.Fındıkların ayrı önemi vardı.Çünkü onlarla ablamla tek mi çift mi oynardık.Ben yenilirsem küçüklüğün verdiği avantajı kullanır,mızıklanır, ağlardım.Kaybettiğim fındıklar geri gelirdi.Bayramları bayram gibi, hep beraber kutlardık.Bayramlar bugünkü gibi tatil veya kaçamak yeri değildi.Birimizin derdi, hepimizin derdiydi.Birimizin sevinci, hepimizin sevinci olurdu.Orada insan sıcaklığı vardı.

Güz geldiğinde köylüler tarla açmaya veya nadasa çıkarlardı. Bunun için beş altı çift öküz ve onları

 

[i]Kom: İçine davar konulan, çevresi çevrili, üstü açık yer. Davar ağılı. Derme çatma şeylerden yapılmış küçük ev, yayla evi. Birkaç evden oluşan küçük köy


sürecek çocuklara ihtiyaç olurdu.Kotan denen üç bıçaklı pulluğa, birbirine zincirlerle bağlı öküzler koşulurdu.Her çift öküzün boyunduruğunada bir çocuk oturur, öküzleri yönetirdi.Gün boyu, yaban boydan boya sürülürdü.Bu çalışma beş on gün sürerdi.Gidilen yerde kamp kurulur, köye geri dönülmezdi.Bu yapılan işe de kotana çıkmak denirdi.

O yıl arkadaşlarımın kotana çıkılacağını öğrendim. Babamdan izin istedim.

“Oğlum, geceleri soğuk olur, sen dayanamazsın. Akşama kadar boyunduruk üstünde kalacaksın, köylüler alışık, sen alışık değilsin,” dediyse de ben ısrar ettim.Babamdan izini kopardım.

Koşarak Feyzo’ya haber verdim, sevincimizi beraber paylaştık.Feyzo, bana orada neler olabileceğini anlatı:

“Bak,” dedi.“Akşama kadar boyunduruk üstünde sıkılırız.Onun için ara sıra birbirimize takılırız.Ara sıra manilerle birbirimize sataşırız.Sana birisi sataşırsa alınma.Zamanla manileri sende öğrenir, onlara satarsın.Boyunduruktan düşmemen için ben zincire ayağını dayayacak yer yaparım, oraya koyarsın ayağını.”

Annem akşamdan giysilerimi ve azığımı hazırladı, bir heybenin gözüne koydu.Birkaç tane ilaç koydu.Sabah erken yola çıkacağımız için erkenden yatmamı önerdi.Yatağa girdim. Feyzo’nun söylediklerini aklımdan geçiriyordum.Bana bir iki mâni (horlavel) öğretmişti,kendi kendime aklıma gelen manileri mırıldanıyordum.Çok heyecanlıydım.Evden ayrı


doğada gece gündüz, on-on beş gün kalacaktım.Acaba alışabilecek miydim?

Bu hislerle uyumuşum.Sabah namazında babam, beni kaldırdı.Heybemi verdi, vedalaştık.Evden ilk defa ayrılıyordum. Çok heyecanlıydım.İçimde tuhaf bir his vardı.Buruklukla heyecan karışımı bir şey!Birazda korku! Ya beceremezsem!

Köye gittim,beni bekliyorlardı.İsmail amca, bana özel bir çift çarık dikmiş o gece.

“Ayakkabılarını çıkar, çarık giyeceksin,” dedi.

Çarıkları hevesle giydim.Bir oyana, bir bu yana koştum.Bayağı hafiflemiştim.Ayaklarım sanki   çıplaktı.Çarıklar çok hoşuma gitmişti.

Kağnıya bindik,yanımızda altı çift öküz…Kırda yatmak için diğer arabada hasır, yatak yorgan veçanak çömlek vs. vardı.Yola koyulduk.Ara sıra kağnıdan sesler gelmeye başladığında mazıya[i] sabun sürüyorlardı.İşte o zaman kağnın şarkısı sanki birden susuyordu.

“Neden sabunlu su sürüyorsunuz?” diye sordum.

“Yoksa yangın çıkar,” dediler.

Öğleye doğru kotan süreceğimiz yere ulaştık.Bana hemen ilk görev verildi.İsmail amca:

“Cemil, sen öküzleri otlat, biz düzenimizi kuracağız,” dedi.

Yanıma da Hasan arkadaşımı kattı.Hasan benden küçüktü, ama cin gibi bir çocuktu.Sözümden de çıkmazdı.Biz öküzleri ve İsmail amcanın atını biraz ileriye götürdük,bir iki saat otlattık, sonra suya götürüp

 

[i]Mazı:Kağnının iki tekerleğini birbirine bağlayan ve onlarla birlikte dönen ağaçtan dindil.


suladık ve geri geldik.Geri geldiğimizde eşyalar inmiş, kotan hazırlanmış,boyundurukların bakımı yapılmış,zincirler kotana bağlanmıştı.

O gün öğle yemeğimiz çok zengin idi.Herkes evinden getirdiği azık çıkınını ortaya koymuştu.Annem, bana yumurta pişirmiş,pişi ve çibörek ile biraz da un helvası koymuştu.Gelen tüm yemekler tasnif edildi,bir kısmı öğle yemeğine, bir kısmı da akşam yemeğine ayrıldı.

Yemeğimizi yedik.Ayranımızı, suyumuzu içtik ve kotana öküzleri koştuk.Artık her şey hazırdı.Boyunduruğa binmeye çalıştım, ama yere düştüm.Herkes bana güldü. Çok ağırıma gitti.Tekrar denedim, ayağımdaki çarık ıslaktı,çarıklar kaydırıyordu galiba, yine düştüm.Kıpkırmızı kesildim.İsmail amca, ayağımın kaymaması için zincire çubuk taktı.O zaman çıkabildim.Beni öptü.

“Çocuklar çarığının altını ıslatmış, kaysın diye, biz her acemiye bu oyunu yaparız, üzülme!” dedi.

O gün akşama kadar tarlanın bir ucundan diğer ucuna gittik geldik.Bir müddet sonra horaveller(maniler) havada uçuşmaya başladı.Bayağı keyifliydi.Çocuklar birbirlerine sataşıp gülüşüyorlardı.Ara sıra boyunduruk üstünde yorulduğumuzu gören kotancı;

“Ho, hodak, hooo!” diye bağırıcınca biz de

“Ho, hodak, hoo!” diyebağırarak kendimize geliyorduk.

Biz de hayvanlarda yorulmuştuk.Boyundurukta oturmaktan kıçım acımış,zincire ayağımı koymaktan 


ayağım uyuşmuştu.Bir taraftan da acıkmış, susamıştık.İsmail amca;

“Paydos!” deyince,hepimiz;

“Yaşasın!” diye bağırmıştık…

Öküzleri salıverdik,akşam yemeğimizi yedik,oyun oynayacak halimiz kalmamıştı.Sağa sola kırların üstüne serpildik.Biraz dinlendikten sonra çeşitli oyunlar oynadık.Artık yatma zamanı gelmişti.Yere minderleri serdik. Ben sırt üstü uzandım.Etraf zifiri karanlıktı.Uzaktan çakal sesleri geliyordu, ama gökyüzü yıldızlarla bezenmişti.Gökyüzünü hiç bu kadar yıldızlarla dolu görmemiştim. Göz kamaştıran bir mücevher gibiydiler…

Burada olduğum için çok mutluydum. Bir müddet yıldızlara baktım, kimisi küme halinde, kimisi diğerinden parlak,kimisi bana devamlı göz kırpıyor…

Birdenbire Zühre ninemi aradım.O yıldız diğerlerinden parlaktı.‘Herhalde budur,’ dedim.El salladım ona. Çakal seslerini yatağımdan hâlâ duyuyordum, çakalları dinleyerekZühre nineme bakarken uyumuşum.

Sabah uyandığımda, sabah ayazı yüzümü yalıyordu.Üşümeye başlamıştım.Üstüme anamın ördüğü kazağımı giydim.Güneş yakınımızdaki bir tepenin arkasından henüz doğuyordu. Tepeye doğru çılgınca koşmaya başladım.Bir an önce güneşin beni ısıtmasını istiyordum.Ben gidene kadar güneş bana gelmişti.Bir yandan da mırıldanıyordum,‘Güneş önce 


tepelere doğar,’ diye.Yıllar sonra Güneş Önce Tepelerden Doğar şiirini yazacaktım.

 

GÜNEŞ ÖNCE TEPELERDEN DOĞAR

Bir sonbahar sabahında

Mor dağların eteğinde

Hodak Mehmet

Çiğ düşmüş ayazı çekiyordu ciğerlerine

Soğuk yalıyordu

Ellerini

                  Yanaklarını

                                 Kulak memelerini

Isınmak için üşüyen kemiklerini

Koştu dağın doruğuna doğru

Çünkü o biliyordu

Güneşin önce tepelerden doğduğunu

Büyüyüp tepe olmak var dostum

Büyük dağ olmak var kuzum

Gelecekte doğacak güneşlerden

Payımızı almak için

 

Koşabilmek doruğa doğru

Çıkabilmek yokuşu bir nefeste

Ulaşabilmek güneşe doğru

Tutabilmek ışıkları demet demet

Aydınlatmak gerek her yeri

Özgürlüğe bağımsızlığa doğru


Gecenin sessizliği, kendini kuşların ötüşüne bırakmıştı...Kendime güvenim gelmişti.Bende her şeyin üstesinden gelebilirim, hissi uyanmıştı.Küçücük canımla büyük adam olmuştum. Oysa şimdiki çocuklara hiçbir mesuliyet yüklenmiyor… Okula servisle gidip geliyorlar… Sokakta oyun oynamıyorlar.Evde bilgisayar oynuyorlar.Böylece yalnız yaşıyorlar.Mahallede yok, mahalle arkadaşları da…

Bir mart günü akşama birkaç saat kalmıştı, babam beni çağırdı:

“Koyunların otları bitmiş,git Mahmut Ağalardan bir çuval ot getir.” dedi.

İlkokul 4’üncü sınıftaydım.Babanın emrine karşı gelinmez.Çuvalı aldım, yola koyuldum.Güneşin batmasına az kalmıştı köye vardığımda.Kapıyı çaldım,Sivas’ın Kangal Köpekleri havlamaya başladı.Kapı açıldı, köpeklerden ödüm kopuyordu.Açan yamağın arkasına saklandım.Mahmut Ağa, sedirde bağdaş kurarak oturmuş,kalın dudakları arasında sarma tütünden sigarasını çay eşliğinde içiyordu.Diğer elinde sarı kehribardan koca taneli tesbihi ile tesbih çekiyordu.

“Hoş geldin yavrum, Seyyar Efendi nasıl?” dedi.

“Çok iyidir, sana selamı var, otumuz bitti, bir çuval ot istemeye geldim,” dedim. Ağa:

“Çocuğun karnını doyurun, otu verin gitsin,” dedi.

Bir tas ayran çorbası, biraz da patates yahnisi yedikten sonra yola koyuldum.Boyum kısaydı


Çuvalın altında görünmüyorum, sanki çuval kendi kendine gidiyordu.

Hava kararmaya başladı. Korkumdan türkü söylemeye başladım.Tam dereden geçerken, çalılıkların yanından bir hayvan fırlayınca ödüm koptu!Meğer tilki imiş.

Ben geç kalınca, babam merak etmiş.Gazlı el fenerini almış, bana doğru gelmeye başlamış.Gelirken:

“Cemil, Cemil!” diye seslendi.

İçim bir hoş oldu!Korkularım dağıldı.Babama doğru çuval hızla koşmaya başladı.Çuvalı yere koydum.

“Aferin oğluma, korktun mu?” dedi.

“Tabii ki korktum baba, dereyi geçerken önüme tilki fırladı, çok korktum! Karanlığa kaldım.Ağa yemek yedirmeden bırakmadı.Sana selamı var,” dedim.

Babam Sarıkamış’a gitmişti.Döndüğünde elinde büyük bir karton kutu ile geldi.Hepimiz merak ettik, içinde ne var diye.Kutu açıldığında içinden kahve renkli, mobilyalı,pilli bir radyo çıktı.Hepimiz çok sevindik! Nasıl çalışacağını merak ettik.Babam:

“Hemen çalışmaz, antenini kurmam lazım,” dedi.

Beraber dama çıktık.İki sırığı sıkıca bacalara bağladık.Sırıkların ucuna ip bağladık. O iplere porselenden yapılmış, iki ucu delik bir aparat bağladık. Diğer ucuna da bakır bir tel bağladık.İsmi antenmiş.Onu da radyoya kadar bakır kablo ile getirdik ve radyonun 


anten girişine bağladık.Kurulum tamamdı.Sonra pilleri bağladık ve radyoyu açtık.

Hepimizde derin bir sessizlik ve heyecan vardı.Hemen ses gelmedi.Çünkü lambaların ısınması gerekirmiş.Bir müddet sonra ses geldi.Biz hayretle bakıyorduk!Nasıl oluyor acaba,kim bunu düşünmüş, nasıl icat etmiş gibi sorular geçti aklımızdan.Radyonun ekranında bir sürü istasyon ismi vardı. Çevirdikçe çeşitli lisanlarda insanlar konuşuyordu.Ankara,İstanbul yazılarının üstüne ibre gelince Türkçe konuşmalar duyuyorduk.

Radyo, evimize yeni bir heyecan getirmişti. Radyo ile beraber haber saatinde komşularda bize gelmeye başladı.Radyo, dünyaya açılan ilk penceremiz olmuştu.Çeşitli piyesler dinliyorduk.En çok Muzaffer Sarısözen yönetimindeki Yurttan Sesler ve Türk Sanat Müziği saatindeki şarkıları dinlemeyi seviyorduk.Birde “Arkası Yarın” programını...

Radyo dinlerken Türkçenin nasıl düzgün konuşulduğunu öğrenmeye başladık.Bir müddet sonra Türkçe konuşmamız düzelmeye başlamıştı.Birkaç gün sonra annemin radyonun üstüne iğne oya ile yaptığı örtüyü örttüğünü görünce,anneme sordum;

“Bunu neden yaptın?” diye.

“Toz gelmesin, daha güzel gözükmesi için,” dedi.

Küçük aklımla lüzumsuz olduğunu düşündüm.Oysa bir ev hanımının ev eşyalarına bakış açısını bilememiştim.


1950 yılındaTürkiye NATO’ya girdi.Biryandan da Marşal Yardım Planı başladı.Çocuktuk bir şey anlamıyorduk.

Trenden sandıklar iniyordu.Sandıkların üzerinde iki el tokalaşıyordu.Ancak bileklerinde Amerikan bayrağı vardı.Bu sandıkların içinde konserve et, süt tozu ve teneke kutuda sarı renkte peynir varmış. Bize süttozu, sarı peynir,teneke kutularda et dağıtılıyordu.Birçoğunu yemiyorduk.Bazı kişiler bunları toplayıp satıyorlardı.

Çocukken bu yardımların neden yapıldığını anlamıyorduk.Büyüyünce tam bağımsız ülkemizin temeline Marşal Yardımı ile dinamit konulduğunu anladık.

Demokrat Parti hükümeti, Amerika ile halktan habersiz ikili anlaşmalar yapmıştı.NATO’ya üye olmadığımız halde zamanın Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’in imzası ile Türkiye Büyük Millet Meclisinin haberi olmadan askerimiz Kore’ye harbe gönderilmişti.Kars’tan, Sarıkamış’tan asker sevkiyatı başladı.Trenler özel katarlarla asker taşıyorlardı.Kore Savaşı’ndan iki sene sonra bizi NATO’ya aldılar.Tam bağımsızlığımızı böylece kaybediyorduk.

Sevkiyatta su, yumurta, ekmek satıyorduk.Bir yandan da askerleri anlamaya çalışıyordum.Nihayet bu insanlar savaşa gidiyordu.Acaba ne hissediyorlardı?Yüzlerine bakıyordum, sanki eğlenceye gidiyor gibiydiler.Savaşa gitmekten gurur duyar gibiydiler.Giysilerinin kollarında Kore yazısı ve bayrağımızın 


amblemi vardı.Göğüslerinde de kırmızı ay yıldızlı fularları vardı.Sanki ayrıcalıklı kişilerdi.Korku, macera, heyecan karışımı yüz ifadeleri vardı.

Kendi kendime çocuk aklımla soruyordum:Kore ile ne alıp veremediğimiz var?Kore, bizim düşmanımız mıydı?Bu askerlere yazık değil mi?Bir kısmı belki oralarda vurulup ölecek,bir kısmı sakat dönecek,yazık değilmi?“Bu insanları ölüme götüren güce lanet olsun!” dedim.Çocuk aklımla savaşa karşıydım.O gün bugündür tüm savaşlara karşıyım.

Beşinci sınıftaydım,Amerika’dan kadana atlar sevkiyatı başlamıştı.Bir dar hat vagonuna iki at sığıyordu.Atların sağrısında US damgaları vardı.Askerlere yumurta satarken palaska, kayış gibi şeyler karşısında da yumurta satmaya başladım.Onlardan aldığım eşyaları da köylülere sattım.

Amerika motorize olunca elindeki KADANA atları bize hibe etmişti.Süt tozu, konserve, et ve peynirden sonra sıra atlara gelmişti.Çocuk aklımla bunu düşündüm.Bu atları doyurmak herhalde epey masraflı olacaktı.

Yeniköy benim yetişmemde çok önemli rol oynamıştı.İlkokulu birincilikle bitirmiştim.Recep öğretmen diplomamı verince hem sevinmiştim hem üzülmüştüm.Recep öğretmenden ayrılmak zor gelmişti.Öğretmenimin elini öptüm, vedalaştık.Babamla okuldan ayrıldık.Bizi sıfırdan alıp birçok şey öğretmişti.Bizim hamurumuzun mayasını o çalmıştı.Artık her yerde derdimizi anlatabilen,hakkımızı arayabilen,yurttaşlık görevlerinin bilincinde olan çocuklardık


İçimize vatan, millet ve Atatürk sevgisi dolmuştu.Biz bilinçli Cumhuriyet çocukları olarak yetişmiştik.

Ortaokula Sarıkamış’ta, dedemin yanında başladım.Annemden, babamdan, kardeşlerimden ayrılmıştım. Sıcak yuvamdan ayrılmıştım.Bu ayrılık beni bir hayli hırpalamıştı.Geceleri onları düşünüyor, bazen de sessizce ağlıyordum.Ablamı ortaokula göndermemişlerdi.Onu da Yeniköy’de bırakmıştım.Çok sevdiğim arkadaşım Feyzo’dan ayrılmak da zor olmuştu.Ablamla birbirimize çok düşkündük.İlk aylar onların hasretine dayanamıyordum.Sonraları alıştım.

Ortaokulumuz askeri kışla ile yan yanaydı.Ruslardan kalma bir binada okuyorduk.Dedemin evinden üç kilometre uzaktaydı.Yaya olarak okula gider gelirdik.Okulda kantin yoktu.Babam çarşıdaki bir fırınla anlaşmıştı.Fırında dörtte bir sıcak ekmeğin içine helva koyarlardı.Öğle yemeği yerine onu yerdim.Okuldan çarşıya yokuş aşağı koşarak gider,helvalı ekmeğimi yiye yiye yokuş yukarı okula döner, derse yetişirdim.Bir müddet sonra babam bir lokanta ile anlaştı, karnım sıcak çorba ve yemekle tanıştı.

Bir günköyden Hasan Ağa’nın yanaşması geldi.Babam, annem ve kardeşlerimin beni çok özlediklerini söyledi.

“Araba ile geldik, gece ormanda kaçak ağaç keseceğiz.Seni de köye götürmemizi istediler, sabaha orda oluruz.” dedi.Günlerden cuma idi.


“Dedem cuma namazından gelsin, ben de onları özledim, gelirim.Hiç ormanda gece geçirmedim, benim için macera olur,” dedim.

“Akşam saat beşte gelirim,” deyip gitti adam.

Dedem cuma namazından geldi. Kendisine köyden babamın selamını getiren odun kaçakçılarını anlattım. Babam,“Cemil’i çok özledik, gelirken getirin demiş.” dedim.Odun kaçakçısı köylülerle gidebileceğimi, müsaade edip etmeyeceğini sordum.Biraz düşündü:

“Şimdi hava sıcak.Gece, bilhassa sabaha doğru orman çok soğuk olur, üşütürsün,kendini iyi koruyabilecek misin?” diye sordu.

“Dede, yanıma paltomu alırım,” dedim ve iznimi kopardım.

Ninem, bana içinde peynir ekmek, birkaç tane pişmiş yumurta olan bir çıkın hazırladı.Bu macerayı yaşamak benim için yeni bir tecrübe olacaktı.Heyecanla köylümü bekledim.

Akşam beşte, dört kağnı arabası peş peşe yola çıktık.Ana yoldan çıktık.Ormana doğru bükülen patika bir yola girdik.Biraz sonra ormanın içlerine doğru iyice ilerlemiştik.Her tarafı dikkatle izliyor, ormanın sesini dinlemeye çalışıyordum.Bazen kurt ve çakal sesleri duyuluyordu.Köylüler yanlarında Sivas’ın Kangal köpeklerinden de getirmişlerdi.Ama onlar bu ormanda yaşayan boz ayılardan çok korkuyorlardı.

Hava iyice soğumaya başlamıştı.Zira aylardan ekim idi.Paltomu giydim.Biraz daha yol aldıktan sonra bir yerde durduk. Saat gecenin ikisi olmuştu


Herkes arabalarından indi.Isınalım, diye oradaki meydana çam ağaçlarının kuru dallarından ve kozalaklarından oluşan bir öbek yaptılar.Çam pürleri topladılar ve ateşi yaktılar.Gecenin zifiri karanlığında, alevler birden gökyüzüne doğru yükseldi.Alazlar yüzümü ısıtmaya başladı.Ellerimi alevlere karşı tuttum.Yüzüm ve ellerim ısındı, ama arkam buz gibiydi.Kâh önümü,kâh arkamı ısıtmak için dönüyordum.Beni orada yalnız bıraktılar.Giderken;

“Ara sıra ateşe odun at ve korkma, ateşe hayvanlar yaklaşmaz, köpeklerde yanında,” dediler.

Korkmamak elde mi?Uzaktan konuşmalarını duyuyordum.Balta sesleri ile konuşmaları birbirine karışıyordu.Bazen kurt ulumalarını duyuyordum.Oraya gelmesinler diye, ha bire ateşe odun atıyordum!

Yaklaşık bir saat içinde her arabaya birkaç tane kerestelik ağaç kesmişlerdi.Keresteleri arabalara yüklediler.Ateşi söndürdüler. Yola koyulduk.Kağnıya yük binince mazısından ses gelmeye başladı.Ses duyulmasın diye arada bir sabun suyu sürüyorlardı.

Ormancılara yakalanmadan, sabah gün ağarırken köye girdik.Hepsine teşekkür edipvedalaştım.

“Benim için tecrübe oldu,” dedim.

Koşarak köyden üç kilometre uzaktaki istasyonun yolunu tuttum.Kapıyı çaldım, annem çıktı:

“Kurban olurum sana!” diyerek beni öpücüklere boğdu.Babam ve kardeşlerim de ayrı ayrı sarıldılarbana.Eve gelmek güzeldi, aileme kavuşmuştum. Annem 


hemen mutfağa koştu.Taze yumurtalardan kayganak[i] yaptı. Tereyağı, bal, kaymak getirdi.

“Zayıflamış kuzum,ye de güçlen,” dedi.

Ablam, bana okulu sordu:

“Her derse başka öğretmen geliyor,Fransızca öğreniyorum.Ama Recep Hoca gibisi yok. Dedemlere de alıştım.Bana iyi bakıyorlar,tabiiki, ev gibi olmuyor.Derslerim pek iyi gitmiyor.Karnemde zayıflar gelebilir,” dedim.

Pazar akşam üstü trene bindim. Sarıkamış’a geldim.

Ortaokula ve her ders için ayrı gelenöğretmenlere alışmak zor gelmişti.Gözümün önünden Recep öğretmen hiç gitmiyordu.Yavaş yavaş okula ısındım, ama derslerden hep geri kalıyordum.Çünkü geceleri gaz lambası ışığında ders çalışıyordum.Fazla gaz yanmasın, diye erkenden lambayı söndürüyorlardı. Erkenden yatmak mecburiyetinde kalıyordum. Dolayısıylabende derslerimi yetiştiremiyordum.

Dedemler az gelirli insanlardı.İki odalı, toprak damlı evleri vardı.Yan tarafta da ahırları vardı. Tuvalet bahçedeydi. Teneke kaplı küçücük bir yerdi. Kışın yataktan kalkıp tuvalete gitmek resmen işkence oluyordu.İşerken kıçım donuyor, elim ibriğe yapışıyor, donmuş bir vaziyette kendimi yatakta buluyordum.

Dedemin evi kışın kayak yapılan dağa yakındı.Herkesin kayakları vardı.Ben de kendime bir çift kayak edinmeliydim, ama paramız yoktu.Mahalledeki marangoz Ali amcaya gittim.

 

[i]Kayganak:Yumurta ve tereyağından yapılan yemek


“Bana yaşıma göre kayak yapar mısın?” dedim.

“Üç gün sonra gelip alırsın, sana iki buçuk liraya yaparım,” dedi.

Harçlıklarımdan biriktirdiğim param vardı.

“Olur,” dedim.

Üç gün sonra kayaklarıma kavuştum.Çok mutluydum. Tabii ki, rendelenmiş burunları havaya kaldırılmış, ortasında ayakların geçeceği yere kayış çakılmış iki tahta.Kayaklarımın altına iyi kaysın diye bal mumuna benzeyen domanika sürdüm. Büyük bir heyecanla Farızın Dağı’na kaymaya gittim.Düşe kalka, yavaş yavaş kaymayı öğrendim.Dedem görmesin diye samanlığa sakladım.Bir gün dedem onları bulmuş.Bana çok kızdı:

“Bunlar varken dersini ihmal edersin!Ben saklıyorum, karne tatilinde binersin!”dedi.

Birinci karnede sekiz zayıf almıştım.Dedemin bunu duyunca ilk işi kayaklarımı sobada yakmak oldu.

Kendimi çok suçlu hissettim.Babama karnemi gösterdiğimde dizlerim titriyordu.Babam:

“Sen zekisin, biraz çalış, düzeltirsin, üzülme!” dedi.

Dayak yiyeceğimi düşünürken şefkat görmem beni kırbaçlamıştı.Bir formül bulmalıydım.Çalışmanın yollarını bulmalıydım.Çalışacak yer bulmalıydım.Evde bana yardım edecek tahsilli kimsem yoktu.Bana, ben yardım etmeliydim.

Çalışmamı iki gruba ayırdım. Yazılacak çalışmaları akşam yapacaktım. Okunacak çalışmalarımıda 


sabah gün ağarınca yapacaktım. Bu sistemle gece gündüz çalıştım. İkinci karnemde 3 zayıfa indirmiştim.Çalışmam yeterli değildi,daha çok çalışmalıydım.Aklıma sokak lambasının ışığında çalışmak geldi.Bunun için havaların iyi olmasını beklemeliydim.Daha başka ne yapabilirdim ki? Dedeme;

“Sabah namazında benide kaldır,” dedim.

Okunacak dersleri, tren yolunun yanındaki patikada bir oyana bir bu yana gide gele okumaya başladım.Okuduklarımı kafamdan tekrar ediyordum.İlkbaharda sokak lambasını geceleri kullanmaya başladım.Sene sonu iftihara geçmiştim.Müdür Bey, beni örnek talebe olarak gösterdi.Çok gururlanmıştım.Köye döndüğümde babam da çok gururlandı.Beni öptü:

“İşte benim oğlum bu!” dedi.

Ben de kendi kendimi tebrik etmiş,kendimle gurur duymuştum.

Ara sıra Cemal dedeme yardım ediyordum.Onunla ormana yakacak için ağaç kesmeye gidiyorduk. O zamanlar orman çok yakınımızdaydı. Ağaçlar kesile kesile orman, kentten gittikçe uzaklaştı.Yürüyerek yarım saatte kendimizi sarı çam ormanının içinde buluyorduk.Ciğerlerimize mis gibi çam kokusu ve çamsakızı kokusu doluyordu.Biri büyük, biri de küçük şelek[i] odun yaptıktan sonra sırtımıza yüklediğimiz gibi evin yolunu tutuyorduk.Daha sonraları baktım ki, insanlar iki tekerlekli araba yapıp onunla taşıyorlar.İsmine de “gılgıl” diyorlardı.

“Dede bana da bir gılgıl yapalım,”dedim.

 

[i]Şelek:Halk ağzında sırtta taşınan yük.


“Olur Cemil,” dedi.

Bir hafta sonra gılgılımız yapıldı.Benim ağaçlarım artık gılgıla yükleniyor,dedemde odunları şelek yapıp sırtında taşıyordu.Yorgun argın eve gelince bir işe yaramanın hazzını duyuyordum.Bir iki bardak çay içince yorgunluğumuzu unutuyorduk.

Cemal dedemle bazen köylere manavcılık yapmaya giderdik.Dedemin tek atlı bir yaylı arabası vardı.Çarşıdan malları yükler, yakın köylere giderdik.Kimisine para ile,kimisine de takas usulü ile sebze meyve satardık.Köylüler para yerinetereyağı, peynir,süt,bulgur verirlerdi.Benim görevim onların mallarının değerini hesaplamak, ona göre alışveriş yapmaktı.Köyden aldığımız malları çarşıya getirir, Ekrem amcanın dükkânında satışa bırakırdık.Bir müddet sonra paramızı alırdık.Bu alışveriş benim pek hoşuma gitmişti.Çeşitli insanları davranışları ile tanıma olanağı bulmuştum.Ticaretin nasıl yapıldığını öğrenmiştim.Bu değiş tokuş ticareti;trenlerde su, yumurta satmaya benzemiyordu.İnsanlar pazarlık yapıyorlardı.Mallarının değerini yüksek tutmaya çalışıyorlardı vs. Bu ilişkilerin kişiliğime birçok şey kattığına inanıyorum.

Bahar aylarında dağlar, ovalar bizim için süslenirdi.Bin bir çeşit çiçekler, uğur böcekleri,kelebekler doğada bir harmoni yaparlardı.Hele mayıs ayında sarı sarı mayıs çiçekleri, yeşil otlar arasında saklambaç oynarlardı.Hayvanların mayıs ayındaki sütünden yapılan tereyağları mis gibi kokardı.Onun için herkes mayıs ayı tereyağını arardı.


Mayıs ayı sonu, haziran ortalarına doğru dedem ile çayır biçmeye giderdik.Otları arabaya yüklerdik. Araba iki katlı ev büyüklüğünde olurdu, yola zor sığardı.Otların üstünde eve gitmesi çok keyifli olurdu.Kendimi yataklı vagonda hissederdim.Mayıs sonlarına doğru hayvanların kış aylarında yemeleri için meralardan,çayırlardan ot biçer, ahırın yanına küme yapardık.

Sonbahara doğru arpa ve buğday tarlaları biçilirdi;bazı tarlalar tırpanla,bazı tarlalar orakla.Ekseri imece usulü olurdu.Benim görevim tırmıkla biçilen ekinleri toplamaktı. Harman zamanı en keyifli zamandı.Akşama kadar dövenin üstünden inmezdik.Harmanı yabalarla savururlardı,buğday ve saman birbirine veda ederdi.

 

BENİM DOĞDUĞUM KÖYDE

Benim doğduğum köyde

Çocuklar büyür höllükte[i]

Kimi yaşar birkaç gün

Kimisinide yaşatırız güçlükle

Atarız doğanın kucağına

Kışta karda çamurda

Donsuz çorapsız

Yalınayak başıkabak

Her kış sezonu geçince

Çocuklar dökülür toprağa

Yaprak yaprak

Benim doğduğum köyde

 

[i] Höllük: Anadolu’nun kimi yerlerinde, kundak çocuklarının altına kundak içi bez yerine konulan, kuru, elenmiş inc toprak.


Evlerin damı toprak

Toprak benizli çocuklar

Bilmem hâlâ oynuyorlar mı

Aşık eneke gınıpoz uzun eşek

Benim doğduğum köyde

Kara yağız gözü pek

Mert delikanlılar yaşardı

Safça şence delice

Hepsi bir birine ırgat imece

Beraber orak biçtiler

Tırpan salladılar

Üretmek için gün bitene dek

Terlediler terlediler

Benim doğduğum köyde

Kağnılar şarkı söylerdi

Özgürce

Ara sıra sabun sürerlerdi mazıya

Kağnı susar yürürdü sessizce

Sabun bitene dek

Birden kağnı 

Karanlığı yırtarcasına bağırırdı

Yirminci asra gelmişim

Ben neden hâlâ kağnı kalmışım

 

Buğdayın bir kısmı tohumluk olarak ayrılır,bir kısmı da Malakan Vasil amcanın değirmenine gider, un olurdu.

Ben hiç değirmen görmemiştim.Dedem ile üç çuval buğdayı arabaya yüklerdik. Bir müddet sonra Vasil amcanın değirmenine giderdik.O yıllarda 


elektrikli değirmenler yoktu.Kars’ta bu mesleği Malakanlar yapardı.Su yukarıdan aşağıya akarken, ağaçtan yapılmış bölmeli tekerlek gibi bir aygıta çarpar o döndükçe değirmen taşlarını döndürürdü.

Burada biraz Malakanlardan bahsetmek isterim.Malakanlar, II. Çar Nikola zamanında sürgün edilmişler.Sürgün olmalarının sebebi deOrtodoks dininde “haç”a tapmak istememişler.Hristiyan dinine göre haftada iki gün süt içme,diğer günler içmeme emrediliyormuş,oysa Malakanlar her gün süt içmek istiyorlarmış.Tanrı ile kul arasında tüm aracılara karşıymışlar.Ayrıca domuz eti yemek istemiyorlarmış.Bu yüzden kilise ile ters düşmüşler.Çar da bunları çeşitli yerlere sürgün etmiş.O zaman Kars Sovyetlerinmiş.Bir kısım Malakanlar da Kars’a gelmişler.Çok çalışkan, dürüst, barış seven,savaşa karşı olan insanlarmış.Köylerini hep su kenarlarında kurmuşlar.Marangozluk,demircilik vs. çeşitli el sanatlarında becerikli kişilermiş.

Karslılarla iyi komşuluk ilişkileri içinde yaşamışlar.Ben onları çok sevmiştim.Sarışın, güzel kızları vardı.Çok miktarda kaz ve ördek yetiştirirlerdi.İnekleri bizim ineklerden çok süt verirdi.Velhasıl ellerinden her iş gelirdi.

 Ortaokul birinci sınıfta çektiğim çileyi gören babam, Erzurum’a tayin istemiş.İsteğini uygun bulmuşlar,tayinimiz Erzurum’a çıktı.Bize lojman bulamadılar. Erzurum Tren Garı’nın üstünde iki oda ve banyosu bulunan bir yer verdiler.Kira vermekten iyi 


idi.Böylece artık okuluma evimden gidip gelecektim.Çok mutluydum.

Yaz tatiline rastlamıştı Erzurum’a taşınmamız.Gezip oyun oynamayı, dinlenmeyi düşünüyordum.Babam:

“Oğlum, avare avaregezme, sana göre bir iş bulalım,” dedi.

Birkaç gün sonra kendimi bir kahvede garson olarak buldum.Çarşı içinde çok müşterisi olan bir kahvehaneydi.Erzurumlular çaykolik insanlardı.Durmadan çay içiyorlardı.Çayı bırakıyordum masalarına, daha geri döndüğümde bana bağırıyorlardı:

“Çocuğum, hele tezele!” diye.

Üç gün dayanabildim.Ayaklarımın altı ağrıyordu.Babama;

“Ben burada çalışmayacağım, devamlı ‘tezele, diyorlar.Nefes aldırmıyorlar!”  deyince babam:

“Peki, bir hafta çalış, haber verir ayrılırsın.” dedi.

Bir haftalık çalışmamın karşılığı olarak bir lira verdiler.Paramı cebime koydum.Patrona;

“Canım çıktı!Dört günlük emeğimin karşılığı bu mu?” dedim.

“Çabuk buradan git,yoksa dayak yersin,” diye azarladı.

Dayağı duyunca kaçıp gittim.Emeğin değerinin bu kadar ucuz olduğunu, çocuk işçilerin nasıl sömürüldüğünü o gün öğrenmiş oldum.

Birkaç gün sokaklarda dolaştım.Arkadaşım yoktu henüz.Eve dönerken karşıdan benim yaşımda iki çocuğun geldiğini gördüm.Belki onlarla arkadaş olabilirdim


Bu düşüncelerle onlara doğru yöneldim, ama onlar beni görünce kavgaya tutuştular.Koşarak yanlarına gittim.Ayırmaya çalıştım.Birde ne göreyim!İkisi de kavgayı bırakıp, gülerek beni dövüyorlardı.Dayağı yerken, yaptıklarının beni tuzağa çekmek için bir oyun olduğunu geç de olsa anlamıştım.Bu kavga, kaba kuvvete dayalı benim ilk ve son kavgamdı. Sonra beni dövmekten vazgeçerek, kaçıp gittiler.Erzurum’da artık arkadaş aramayı sonraya bıraktım.Koşarak eve geldim.Anneme olan biteni anlattım.Annem çok üzüldü:

“Burayı Yeniköymü zannettin?” dedi. “Git elini yüzünü yıka gel, yemek ye.”

Bu arada babam boş durmadı.Bana başka bir iş buldu.Camide namazdan sonra yaşlı, kör bir hafızla tanışmış.Sağdan soldan konuşurken babam:

“Benim ortaokul ikide bir oğlum var, ona iş arıyorum,” demiş. Hafız:

“Madem iş arıyor, beraber sebze, meyve satalım.Ben okuma yazma bilmem, ben getiririm, beraber satarız,” deyince babam:

“Olur,” demiş.

Ertesi gün Hafız Ahmet amca ile tanıştık.Beraber hale gittik.Üzüm, patates ve elma aldık.Aziziye Mahallesi’nde bir caddede satmaya başladık.Az zamanda çok iş yapmaya başladık.Akşamları paraları sayıp Hafız Ahmet amcaya veriyordum. Bir ay sonra zabıtalar müsaade etmedi.Hafız Ahmet bana paramı verdi, ayrıldık.


O sene Erzurum’da okuyacağımı zannediyordum, ama ansızın tayinimiz Kars’tan on kilometre uzaktaki Mezra İstasyonuna çıktı.Annem çok üzüldü:

“Bu oğlan yine ellerin yanında okuyacak! Ben de bugün yarın doğum yapmak üzereyim, nasıl gideriz Seyyar Efendi?” dedi.

Ve annemin dediği başına geldi.Tayin vagonumuz Kars’a geldiğinde annemin doğum sancıları başladı.Kars’ta vagonumuzu trenden ayırdılar.Dilber bibimin tanıdığı bir ebeyi alıp vagona geldi.Anamı vagondan aldılar, hastaneye götürdüler.Bir erkek kardeşim daha olmuştu. O zamanlar çocuk doğmadan cinsiyetini öğrenemiyorduk.Ultrason yoktu. İsmini Canip koyduk.Bir iki gün rötarla Mezra İstasyonuna geldik.Lojmana taşındık.Benim ve kardeşlerimin en büyük eğlencesi yeni doğan kardeşimiz oldu.

Mezra İstasyonunda su yoktu.Su kuyusu da yoktu.Tren, sarnıçla su getirir, depoya boşaltırdı.Her hafta bir sarnıç su gelirdi.Yoldan geçen insanlar da bizim sarnıçtan faydalanırdı.Bazen oradan geçen yolcular,nahır otlatan çobanlar bizden su isterlerdi.

Zamanla çobanlarla arkadaş olduk.Nahırdaki atlara binmeme izin verdiler.İçlerinden birine bindim.Tabii eğersiz biniyorduk.At sürüden ayrılırken biraz huysuzlandı. Bir iki kilometre gittik.Çok güzel rahvan yürüyordu.Nahıra doğru yöneldiğimizde at benim kontrolümden çıkmıştı.Dörtnala kalkarak koşmaya başladı.Yolda atın ayağı bir taşa takıldı, ben 


atın başına kadar geldim.At, kendini toparladı beni başıyla geriye attı,kendimi atın sağrısında buldum.Düşmekten kurtulmuştum.Meğerse bindiğim at aygırmış.Sürüdeki kısraklara yetişmek için, dörtnala kalkmış.Çobanlar;

“Bir daha bu ata binme,biz sana bineceğin atı veririz,” dediler.

Okul zamanı geldiğinde ben yine başkalarının yanında kalacağımı biliyordum.Okulun açılmasını hiç istemiyordum.Beni nelerin beklediğini kestiremiyordum.Babamla Kars’a geldik.Beni Merkez Ortaokuluna, ikici sınıfa kayıt yaptırdı.Oradan Dilber Halamlara gittik.Kocası Yusuf enişte çok hastaydı.

“Cemil Alilerde kalsın,” dedi.

Ali ağabeyim Dilber halamın büyük oğluydu, o da faytoncuydu. Onlara yerleştim.Amcamın evi gibiydi.Atlarla beraber yaşıyorlardı.Atlara düşkünlüğümü biliyorlardı, sorun değildi.Oradaki en büyük sorunum küçük bebeklerinin devamlı ağlamasıydı.Bir türlü kendimi dersin içinde bulamıyordum.

Tanrılar beni yine bir yerlere atmıştı.Birinci karnemi beş zayıfla taçlandırmıştım.Dudaklarımı dişlerimin arasına alıyor,kanatırcasına sıkıyordum.Kendimden utanıyordum. Kendimi bir yandan suçlu hissederken,diğer yandan müdafaa sistemim, bu şartlarda bu kadar olur, diyordu.Başka bir yer bulmalıydık,burada kalırsam sınıfta kalacaktım.

Babamla meseleyi tartıştık, beni oradan alıp istasyonda yol bekçisi Musa amcanın evine yerleştirdi.Orası benim için ideal bir yer olmuştu.Artık çalışmamamâni 


hiçbir şey yoktu.Büyük bir iştahla derslerime çalışmaya başladım.Kırık notlarım düzelmeye başlamıştı.

Bir gün Musaamcalar eşinin rahatsızlığı nedeniyle Erzurum’a Devlet Demir Yolları Hastanesine gittiler.Ben evde yalnız kalmıştım.Biraz korkuyordum, ama yalnız kalabilecek yaştaydım.

O cumartesi öğleden sonra yer sofrasını kurdum, kitaplarımı getirdim.Çalışmadan evvel sobayı yaktım.Çabuk tutuşsun diye çokça çıra koydum.Tam çalışmaya koyulmuştum ki, dışarıdan bağrışmalar duydum.

“Çık dışarı, ev yanıyor!”

İçeride yanan bir yer yoktu.Dışarı çıktığımda bacanın tutuşup yandığını görebildim.Komşular itfaiye çağırmışlardı.İtfaiye geldi, bacayı söndürdü.Evin içi batmıştı.Ne yapacağımı bilemiyordum.Komşular:

“Üzülme, senin suçun yok!” dediler.

“Baca zamanında temizlenmemiş.Buraları da biz hallederiz.”

Sevinmiştim, ama içimdeki suçluluk duygusu gitmiyordu.Yangına ben sebep olmuştum!

Biraz sonra bir jiple polisler geldiler.Beni karakola götürdüler.Böylece küçük yaşta karakolla tanışmış oldum.Polis amcalar çok şefkatli davrandılar.

“Korkma, usulen ifadeni almak mecburiyetindeyiz,devlet malına zarar vermekten dolayıbu ifadeyi alacağız.Bize olanı biteni anlat.” dediler.

Anlattım, ifademin altına imzamı attım. Beni eve geri getirdiler.


Aradan bir hafta geçti,beni mahkemeye çağırdılar.Mahkemeye gittim,Hâkim’in karşısına çıkardılar.Dizlerim titremeye başladı. HâkimBey sordu:

“Evladım, lojmanı neden yaktın?”

“Ben sobayı yaktım, lojmanı yakmadım,” dedim.

Herkes gülmeye başladı.Ben devam ettim:

“Sobayı yaktım, sofrayı kurdum, sobanın yanında ödevlerimi yapıyordum.Dışarıdan sesler geldi,“Yangın var, çık dışarı!”Çıktım, bir de baktım, baca tutuşmuş.Benim suçum yoktur Hâkim amca!”

Hâkim amca bıyık altından güldü.Yaz kızım:

“Uzun müddet baca temizliği yapılmadığından baca tutuşmuştur,çocuğun bir suçu yoktur.”

Beratıma karar verildi.Çok sevinmiştim.O an içimden, gidip Hâim amcanın elini öpmek geldi.

O zamanlarda Türkiye Cumhuriyeti’nin polislerinin vatandaşa ne kadar şefkatli davrandıklarını,Polis Amca lakabını neden aldıklarını ben o yaşta anladım, ama bugünkü polisler daha ziyade vatandaşı koruyacakları yerde iktidarı koruyorlar. Halkın polisi değil, iktidarın polisi oluyorlar.

Musa amcalar Erzurum’dan geldiler.Ben mahcup bir vaziyette onlara olayı anlattım.Önce şaşırdılar, sonra:

“Ev yanmadı ya üzülme, biz yaksak bizimde başımıza gelecekti,” dediler.

Biraz rahatlamıştım, ama yinede kendimi suçlu hissediyordum.

“Çabuk yansın diye o kadar çıra koymasaydım, belki baca tutuşmazdı,”demem üzerine güldüler.


O sene bu sıcak yuvada, ortaokul ikinci sınıfı bir dersten borçlu geçerek yılsonunda aileme kavuşmuştum.

Bir senede Kars’ı öğrenmiştim. Artık her yere gidiyordum.Sinemaya gitmeyi çok seviyordum.Hele korsan filmlerine,silahşor filmlerine birkaç kez gidiyordum.Sinemada bardağı beş kuruşa sımışka(ay çekirdeği) alır, çitlerdik.

Garajların yanında bisiklet kiralayan Hasanamcanın dükkânı uğrak yerlerimden biriydi.10 kuruşa, 1 saat bisiklete biniyordum.Gücüm yettiği kadar hızlı sürüyordum.Böylece on kuruşa daha fazla yer geziyordum.

Erzurum’a göre Kars o yıllarda daha çağdaştı. Şehirde tiyatro, sinema salonları vardı. Halkevlerinde müzik, resim kursları açılmıştı.Okula gitmemiş olan büyüklere okuma yazma kursları açılmıştı.Ülkede okuma yazma seferberliği başlatılmıştı.

Ramazan ayında kahvelerde halk ozanları hikâye anlatıp,âşıklar atışmalar yaparlardı.Beni birkaç kez Yusuf enişte götürmüştü.Âşıkları dinlerken hayal gücümüzle o senaryoyu kendimize göre beynimizde canlandırıyorduk.Ozanların irticalen atışması çok keyifli oluyordu.Sanki birbirileri ile laflarla güreş tutuyorlardı.Halk edebiyatını yaşayarak öğrenmiş olan mutlu çocuklardan biriydim.

Anadolu, kendi kültürü ilekendi benliği ile beraber uyanıyordu.Anadolu Çağdaş Türkiye olmaya başlamıştı, ama bu uyanıştan rahatsız olan dış mihraklar ve kendi içimizdeki gerici ağalar beyler Demokrat 


Parti kanalı ile Köy Enstitülerini kapatırken imam hatip okulları açmaya başladılar.

Okul tatile girdi, ortaokul üçüncü sınıfa geçmiştim.  Mezra İstasyonundaki evimize ve kardeşlerime kavuşmuştum.İnsanın kendi evi başka oluyordu.Annemizin babamızın şefkati bizi mutlu ediyordu.Kuru ekmek de yesek mutlu oluyorduk.

Kuru ekmek demişken aklıma anamın yaptığı tandır ekmekler geliyor.Nasılda mis gibi kokardı,elimizi yaka yaka lavaş ekmeği kapar, üstüne tereyağı sürerek yerdik.Burcu burcu kokusu hâlâ burnumda.

Soğuk günlerde tandır başı sohbetlerimiz olurdu.Birbirimize masal anlatırdık.Bilmece sorardık.Tandır başının keyfini çıkarırdık.Dağbaşında olmamıza rağmen hayat bize sıkıcı gelmiyordu.Topu topu dört evdik, ama bir ev gibiydik.O gün ne pişirmişsek birer sahanda komşulara götürürdük.Onlarda zaman zaman bize getirirlerdi.

Canip bebekti, Cahit artık yaramazlığa başlamıştı.Oynamayı çok seviyordu.

“Ağabey, bir oyun havası söyle oynayacağım,” dedi.

“Haydi, oyna,” dedim.

Şarkım:

İt de böyle oynamaz

Kurt da böyle oynamaz

Cahit de böyle oynamaz!”

Birkaç kere tekrar ettim, çok hoşuna gitmişti. Bazen bana;


“Ağabey, it de böyle oynamaz, de!” derdi.Ben söylerdim, o oynardı.

Evde kuzinemiz vardı; onunla ısınır, onun üstünde yemek pişirir, onun fırınında börek yapardık.Kış memleketi olduğu için soğanımız,patatesimiz çuvallarla alınırdı.Bizim sedirin altı dolardı. Oradan patates alır, fırına atardık.Bugünkü kumpir gibi olurlardı.Kendi kavurmamızı, kendi yağımızı ve peynirimizi kendimiz yapardık.

Kapının önünde hep beraber yakan top, saklambaç,körebe,köşekapmacagibi oyunlar oynardık. İstasyon çocuğu olmak bir başka şeydi.Topu topu dört evin, beş on çocuğuyduk.Birbirimize küsme lüksümüz yoktu.Taş çatlasa bir gün küs kalırdık.Oyun için birbirimize muhtaçtık.Biz bir ailenin çocukları gibiydik.Beraber sevinir, beraber üzülürdük.Başarıları sevinçle alkışlardık.

Bir gün oyun oynarken düştüm, kolum kırıldı.Ağlayarak eve geldim.Annem çok üzüldü:

“Seyyar Efendi, şimdi bu dağbaşında ne yapacağız?” dedi.

Babam, yol çavuşuna sordu:

“Köyde bir sınıkçı[i]var, oraya götürelim,” dedi yol çavuşu.Mezra Köyü İstasyona yakındı,gittik.

Pos bıyıklı bir amca beni muayene etti:

“Meraklanmayın, şimdi hallederiz,” dedi.

Dışarı çıktı bir müddet sonra içeriye birkaç çıta, kırnap ve bir tas ile geldi.Tasın içinde yumurta akı, kına vardı. Onları karıştırdı, bir beze sürdü.Ilıksu ve sabunla kolumu epey ovdu,sonra kolumu iki yönden

 

[i]Sınıkçı:Çıkık, kırık kemikleri bağlayarak tedavi eden kimse.


çekti.Acıdan bağırdım,arkasından o bezi sardı, çıtaları üstüne koyup kınnap ile sardı.Bir tülbendi üçgen şeklinde bağladı, kolumu içine soktu ve boynumun arkasından bağladı.Böylece tedavi bitti.

“Üç hafta böyle gezeceksin,” dedi.

Üç hafta bittikten sonra da iki hafta kolum askıda kaldı.Böylece iyileşmiş oldum.

O yıl çok sevdiğim Fariz amcam,KOAH denilen akciğer hastalığından öldü. Çocukları yetim, atları sahipsiz kalmıştı.İçimde çok büyük acı vardı. Onunla geçirdiğim anları tek tek hatırlıyordum.Beraber faytonu ne güzel sürerdik. Hiçbir şey almasa bana baston şeklindeki kırmızı beyaz şeker alırdı.Atlarına da bazen şeker verirdi.Çok sevecendi benim amcam,şimdi o yok!Çocuklarına kim bakacak?Bunları düşündüm,birkaç gün ağladım.

Babam, Sarıkamış’a amcamı defnetmeye gitti. Birkaç gün sonra amcamın faytonunu ve atlarını sattığını söyledi.İçim tuhaf oldu, onlardan da ayrılmıştım! O para ile amcamlara 8 adet inek aldık.Amacımız onların sütleri ile geçinmelerini sağlamaktı.

İnekleri babamla beraber yaya olarak iki günde Sarıkamış’a götürdük.Götürdük ama yolda çok yoruldum.Babam için yürümek kolaydı.Her gün demiryolunu kontrol etmek için on kilometre gider, geri gelirdi.Ben hiç uzun yürüyüş yapmamıştım.Yolda ayaklarımın altları kabarmaya başlamıştı.Geçtiğimiz her akarsuda ayaklarımı bir müddet su içinde bekleterek ve bir gece bir köyde konakladıktan 


sonra 60 kilometre yolu bitirmiştik.Bu benim hayatımda yaşadığım en önemli maceraydı.

O sene amcamın kızı Türkan bize geldi.Artık genç kız olmuştu.Anneme yardım eder, bizim kızımız olur, diye babam getirmişti.Karşı taraftan bir boğaz eksik olacaktı.

Bir iki ay kaldıktan sonra,bir gün halamın oğlu Abdullah bize faytonla geldi. Çay kahve içtik,yemek yedik.

“Türkan, bir ibrikle su getir, dışarıda ellerimi yıkayacağım,” dedi.

Yanında bir arkadaşı vardı,bende yıkayayım, diye beraber çıktılar.Atların yönü Kars’a dönüktü.El yıkarken Türkan’ı tuttukları gibi faytona attılar.Çığlıklar içinde kızımızı kaçırdılar.İkisi de akrabam, arkalarından bakakaldık.Babam gelince olayı anlattık.

“Yapacak bir şey yok.Kız şikâyetçi değilse nikâhlar, dönerim,” dedi.

Kars’a gitti.Nikâhıkıymış, eve döndü:

“Adam gibi isteseydi zaten verirdik.” dedi.

Ortaokul üçüncü sınıfta babam, beni uzaktan akrabası olan Şah Murat amcanın kızı Nazire ablanın yanına koydu. Nazire abla yeni evlenmişti. Çok şefkatli, sevecen, iyi yürekli bir insandı.Bana evladı gibi baktı.Bende onu annem yerine koymuştum.Yeni evlilerin birdenbire ortaokulüçüncü sınıfa giden oğulları olmuştu.Mümkün olduğu kadar onlara yük olmamaya çalışıyordum.Çarşıdan ekmeklerini, gazetelerini alırdım.Sabah erkenden, onlar kalkmadan 


odun talaşı sobasını yakar üstüne çay suyu koyardım…

Şah Murat amca konyak içmeyi çok severdi.Adını Konyakçı koymuştum.O zaman Teksas,Tommiks gibi çizgi romanlar, resimli mecmualar okurduk.Konyakçı’yı da oradan biliyordum.Burnunun ucu hep kırmızıydı.Sanırım alkolikti, ama çok çalışkandı.Kereste hızarı vardı.Bahçede tonlarca tomruk kereste vardı. Ayrıca ihale alıyor, yol yapıyordu.Babacan bir adamdı.Oğlu Atilla ile beraber okula gider gelirdik.Boş zamanlarımızda bahçede tahta kılıçlarımızla savaşırdık.Ara sıra sinemaya giderdik. Korsan filmlerine bayılırdık, onun içinkılıç oyununu severdik.O yıl hayatım daha güzel geçti.Boş zamanlarımda evimizin karşısında bulunan askeriyenin konkurhipiğinde[i] at koşturan subayları hayranlıkla seyrederdim.Atlar döne döne, üstündeki zabitle beraber engelleri aşarlardı.Müthiş bir manzara seyrediyordum.Atlara düşkünlüğümden saatlerin nasıl geçtiğini bilmezdim.Atilla sıkılır giderdi.

Bir gün babam ansızın okula geldi.Biz teneffüsteydik, elimde arkadaşın verdiği birinci marka sigara vardı.Babamı görünce yanan sigarayı cebime attım.Acele elini öptüm:

“Baba, tuvaletim geldi, bir gidip geleyim,” dedim.

Koştum tuvalete, cebimdeki mendil tutuşmuştu bile. İkisini de tuvalete atıp geri döndüm.

 

[i] Yalnz spor amacıyla yapılan at yarışı.


Ortaokul üçüncü sınıfı matematik ve tarihten borçlu olarak bitirmiştim. Eve geldiğimde babamı çok mutlu gördüm.

“Cemil, tayinimiz İstanbul’a çıktı,” dedi.

Bu habere çok sevindim, ama benim iki dersten ikmale kaldığım haberimi ona nasıl vereceğimi bilemiyordum. Bu sevinç havası içinde;

“Baba, iki dersten beklemeye kaldım!” deyiverdim.

Gözlerimden öptü:

“Önemli değil, verirsin,” dedi.

Çok rahatlamıştım.Artık İstanbul sevincine bende katılabilirdim.Bir yandan sevinirken bir yandan da içime bir gariplik çöktü.Memleketimden, arkadaşlarımdan,dağlarımdan, ormanlarımdan ayrılıp bir başka yere gidiyordum.Biryandan da seviniyordum.“İstanbul, bekle beni, geliyorum!” dedim içimden.

Bir ay sonra vagonumuz geldi, eşyalarımız yüklendi. Bizde vagona bindik.Mezra İstasyonundan hüzünlü bir seremoni ile ayrıldık.Sarıkamış’ta dar hat vagonuna,Horasan’da geniş hat vagonuna taşındık.Her vagona aynı şekilde yerleşiyorduk.Zaten çok eşyamız yoktu.O zaman buzdolabı,çamaşır makinesi yoktu.En lüks eşyamız annemin konsollu dikiş makinesi ve Audi marka pilli radyomuzdu.Vagonun ortasına sedirimizi koyar, kapı aralığından manzara seyrederdik.Marşandiz treni olduğu için bazı istasyonlarda vagon ekler veya vagon bırakırdı.Yollarda dura kalka giderdik.Batıya doğru geldikçe daha yeşil


daha ağaçlı, meyveli istasyonlardan geçiyorduk.Etraf daha manzaralı oluyordu.Böylece dura kalka tam iki günde Gebze İstasyonuna vardık.

 

İSTANBUL KADERİMİZİN ŞEHRİ

Gebze’de bize lojman vermemişlerdi. Babam, istasyon makası yakınında bir bağevini buldu.Gebze’den ev bulana kadar burada kalacaktık.Eve yerleştik.İlk defa üzümü dalında gördüm.Mevsim sonbahardı, bağlar bozulmuş,birkaç üzüm salkımı kalmıştı kütüklerin üstünde.Aldığımız terbiye gereği üzümlere dokunamadık,ta ki sahibinden izin alana kadar.

Kız kardeşim Nurhayat’ı Gebze’deki Eşref Paşa İlkokuluna kaydettirdik. Okula başlayacağı için pek sevinçliydi. Ben haziran ayında kaldığım dersleri verirsem seneye liseye gidebilecektim,yani bu sene boş gezecektim.Ne yapacağımı bilmiyordum.

İstanbul’da her şeye para veriyorduk.Burada, lokantalarda şişedeki içme suyu da paralıydı, şaşırmıştım! Biz oralarda, nerede bir kaynak suyu görsek ağzımızı dayar içerdik.Burada neden şişeye koyup satıyorlar?Çeşmeden doldurup sürahiyle önümüze koyabilirler.Sonradan öğrendimki, şehir suyunun tadını klorlayarak bozmuşlar.Kaynak suyu içeceksen para ile içeceksin.Altı nüfuslu bir aile idik.Burada parasal yönden sıkıntı çekecektik.Bir iş bulup çalışmalıydım, aileme yardım etmeliydim.Seneye liseye gitmek için harçlık da biriktirmeliydim.


Bağ evinden Gebze’ye, istasyona gelen dolmuşlara binip gidiyorduk. Birkaç gün kardeşimi okula ben götürdüm. Bunu kendime iş edinmiştim.Bir yandan da iş arıyordum.Çocuk olduğum için bana göre iş bulmak zordu.Anadolu’dan gelen çocukları diğer çocuklar, hemen aralarına almıyorlardı. Onların oyunlarını biz ancak seyredebiliyorduk.Kökenimiz Kürt olsa da olmasa da bize “Keko” diyorlardı.

Bir gün caddede gezerken bir evin kapısının önünde kömür ve odun yığını gördüm.Kapıyı çaldım, yaşlı bir beyefendi çıktı.Ona bu odunları ve kömürü içeri taşıyabileceğimi söyledim.Bana kaç lira istediğimi sordu.

“Siz, ne münasip görürseniz,” dedim.

“Çocuğum, pek çelimsizsin, gücün yeter mi? diye sordu.

“Yavaş yavaş iki günde kömürlüğe taşırım,odunları da istif ederim.”

“Pekâlâ, aklım pek yatmadı ama başla bakalım,” dedi.

Önce odunları taşıdım, kömürlüğün bir köşesine istif ettim. Öğlenleri bana yemek de verdiler.Çok yorulmuştum.Akşam eve nasıl gittiğimi bir ben bilirim, birde Allah! Erkenden yattım, güç toplamalıydım.Sabah sıkı bir kahvaltı yapmalıydım.Anamdan yağda yumurtalı ekmek istedim.Üstüne de şeker tozu döktüm.Birkaç dilim yedim.Kardeşimi alıp okulun yolunu tuttum.


Sabah sabah tekrar işime koyuldum.Bugünkü işim dünkünden zordu.Bir su kovasına kürekle kömürü doldurup içeri taşımaya başladım.Akşama doğru ancak yarısını taşımıştım.Nur’u almam lazımdı.Kapıyı çaldım:

“Kardeşimi okuldan alacağım, geri kalanını yarın bitiririm.Sözümde duramadığım için kusura bakmayın,” dedim.Amca güldü:

“Evlat senin adın ne?”

“Cemil.”

“Cemil, senden ben bu kadarını bile beklemiyordum, aferin sana, mesuliyetini şimdiden biliyorsun.Baban ne iş yapıyor?” dedi.

“Devlet Demir Yollarındayol çavuşu,buraya yeni geldik.Lojman vermediler, bir bağ evinde geçici olarak kalıyoruz.”

“Sen okumadın mı?”

“Ortaokulu bitirdim, iki ders borcum var,onları verip liseye gideceğim.”

“Aferin sana, sende iş var, inşallah büyüyüp adam olursun,” dedi,sırtımı sıvazladı. “Haydi, güle güle, yarın gel bitir, paranı da al.”dedi.

Eve gittiğimde üstüm başım kömür tozundan simsiyah olmuştu. Annem beni görünce:

“Oğlum, bu ne hal?Oğul, kömür çukuruna mı düştün?” dedi.

Anama olanı biteni anlattım.Çok üzüldü:

“Seni, biz buraya hamal olasın diye mi getirdik? Evde otur, derslerine çalış.Biz buraya sizi okutmak 


için getirdik.Memleketimizde kalsak ya çoban yada sokak serserisi olurdunuz.”

Fena azar yemiştim.

“Anam, güzel anam hem derslerime çalışır hem de dışarıda çalışırım!Burada su da parayla, babamın maaşıyla nasıl geçiniriz?” dedim.Bana sarıldı:

“Benim güzel oğlum, boyundan büyük işe girmişsin.

Gazete,simit sat; ayakkabı boya böyle ağır işler sana göre değil,” dedi.

Ona hak vermiştim. İki gündür canım çıkmıştı.

 “Olur, ana,”deyip üstümü başımı çıkardım, banyo yaptım.Yemek yemeden uyumuşum.

Ertesi gün işimi bitirdim.Yaşlı amca:

“Bu işi sana vermezdim, ama yüzünde öyle bir ifade, öyle bir yalvarış, öyle bir azim vardı ki,vermek mecburiyetinde kaldım.İkinci günü bırakır gider sandım.Bravo sana! Kendine daha hafif işler bulmanı tavsiye ederim,” dedi.

Bana on beş lira para verdi.Kazandığım en büyük paraydı.Akşama içimde önemli bir iş yapmanın gururu ile eve gittim.Paramı anama verdim.

“Başından büyük işe kalkmışsın.Karşılığını da almışsın.Bir daha sakın kömür taşıma!” dedi, beni yanağımdan öptü.

Nurhayat’ın okula gidip gelişi zor oluyordu.Babam, bu yüzden Gebze’de bir ev kiraladı.Bir ay sonra Gebze’ye taşınmıştık.Bağ evinde sıkılıyorduk.Kimseler yoktu.Oysa biz, insanlarla beraber yaşamaya alışmıştık.Komşularımızla her zaman beraber 


olmayı severdik.Ekmeğimizi,yemeğimizi bölüşmeyi severdik.Sevincimizi, üzüntümüzü paylaşarak yaşamıştık.Onun için çok sevinmiştik.En çok da Nurhayat sevinmişti.Sabah erken kalkıp dolmuş beklemiyordu.Okula kendisi gidip geliyordu.

Hayat insana çok şeyler öğretiyordu. Olaylar bizim öğretmenimiz oluyordu.Her doğruda, her yanlışta bir ders öğreniyorduk.Ben artık serpilmeye, güçlenmeye başlamıştım.Babamdan sonra evin işlerini yapan ve kardeşlerime emirler yağdıran,onları bu gurbet elde sahiplenen ağabeyi rolünü üstlenmiştim.Onun için aklımda hep bir iş yapma, bir işe yarama düşüncesi vardı.

Çocuk olduğum ve pek bir şey bilmediğim için, kimse bana iş vermiyordu.Geçmişten su ve yumurta satma deneyimim vardı, ama burada başka bir şey yapmalıydım.Sonunda ayakkabı boyacısı olmaya karar verdim.Marangoza boyacı sandığımı yaptırdım.Hazırları çok pahalıydı.Tahtakale çarşısı varmış,boyacı malzemeleri orada satılıyormuş.Babamla oraya gitmeye karar verdik.Banliyö treni ile Haydarpaşa’ya geldik.İçimde sevinçle heyecanın karışımı bir mutluluk vardı.Her yere dikkatle bakıyordum.Yolu öğrenmeye çalışıyordum.

Haydarpaşa Garı çok büyük,çok ihtişamlı göründü bana.Önünde durdum, her tarafına baktım.İçimden saygı duymak geldi.Bu binayı yapanları alkışladım.Adamlara helal olsun, dedim.Büyük merdivenlerden denize doğru inerken muhteşem manzara ile karşılaşıyor insan.Karşımızda Sarayburnu, 


tarihin büyük ihtişamı ile duruyor.Solda Kadıköy iskelesi…Vapur düdüğü sesleri ve martılar insana hoş geldin, diyorlar adeta!Bu kapı ve merdivenler olsa olsa İstanbul’un kapsı olur ancak.Ben oraya İstanbul Kapısı ismini taktım.

Bu muhteşem tarihi binaya hiçbir zaman gereken önem verilmedi, gereken bakım yapılmadı.Yakıldı yıkıldı, onarıldı durdu.Hatta şimdi otel yapılacağından bahsediliyor.Oysaki bu bina Anadolu yakasının son noktasında, tarihe tanıklık yapan muhteşem bir binadır. Avrupa yakasına kapılarını açan bir anıt, bir semboldür.Şimdiye kadar İstanbul’da yaşayan her insanın anıları burada yaşar.Bu binayı gözümüz gibi korumalıyız.Buraya göz dikenler, bu binayı çeşitli emelleri için kullanmak isteyenler;tarihimize, bu kültür merkezimize ihanet etmiş olurlar...

Tahtakale’den bir siyah, bir kahverengi, bir tane de bademyağı ile beyaz ayakkabı boyalarını aldık.Bir tane kahverengi, bir tane de siyah fırça aldık.Bir şişe de ayakkabının kenarlarına sürülen vernik aldık.Babam, eski kunduracı olduğu için boyama tekniklerini biliyordu.Bana hepsini öğretti.Eve geldik, ertesi günü sabırla bekliyordum.Kafamda sorular dolaşıyordu:İnsanlarla nasıl diyalog kuracağım?Belediye bana bir şey deremi?Diğer boyacılar benimle kavga eder mi?Kaça boyamam gerek?Onlardan daha ucuza mı boyamalıyım?”

Ertesi gün hemen işe başlamamaya karar verdim.Önce gidip diğer boyacıların nerelerde iş yaptığını, nasıl çalıştıklarını,kaça boyadıklarını, nasıl para 


aldıklarını bilmeliydim.Hayat yine öğretmenim olmuştu.

Gebze’de, çarşı meydanında büyük bir kahve vardı.Önünde de kocaman çınar ağacı.Boyacı Çingene Yaşar’ın mekânı orasıydı.Karşı kaldırımda da diğer meslektaşı, ondan daha yaşlı, oralı boyacı Kadir Bey vardı.Öğrendiğime göre ikisi birbirini hiç sevmezlermiş, ama hiç kavgaları olmamış.Boyacı Yaşar’ın müşterisi daha fazla,sandığı daha ihtişamlıydı.Koskocaman bir sandık.Sanki saray boyacısı sandığı.Sarı kapaklar pırıl pırıl, onlarca şişe sandığın sağında solunda.Vitrin çok güzeldi.Ben bu sandığı gördükten sonra moralim bozuldu.Bu ihtişamın karşısında benim sandığın yüzüne kim bakardı?Moralim bozuk olarak eve döndüm.Birden aklıma bir fikir geldi.Ben orada değil, mahallelerde, evlerdeki ayakkabıları boyamalıydım.Bu fikrimi çok beğendim.Tekrar moralim yerine geldi.

Ertesi gün sabahleyingüzel bir kahvaltı yaptıktan sonra,sandığımı sırtıma aldım. Daha çok apartmanları dolaşmaya başladım.Bazı evler boyatıyordu, bazıları herhalde güvenemediklerinden bana boyatmıyordu.Bazense bir evde beş on çift ayakkabı boyuyordum.Piyasam oluşsun diye, çarşıdan ucuza boyuyordum.Çok ayakkabı veren evlere bir çift ayakkabıdan para almıyordum.Ayda 200-250 lira kazancım oluyordu, ancak çok yoruluyordum.Akşama kadar sandık sırtımda dolaşmak,onun bunun kapısını çalmak pek güzel olmuyordu.Gözümü büyük çınar 


ağacının altında,Boyacı Yaşar’ın yanında bir yer edinmeye dikmiştim.

Yeni bir sandık aldım.Bir sabah erkenden çınar ağacının altına tezgâhımı kurdum.Biraz sonra Boyacı Yaşar geldi.Bir bana bir sandığa baktı:

“Buradan kalk, burası benim yerim,” dedi.

“Tapusu var mı?” dedim.“Burası meydan, herkesin yeri,hiçbir yere gitmiyorum!”

Kahvede sabah çayını yudumlayan müşteriler, bu tartışmayı duyuncaYaşar’a kızdılar:

“Bırak herkes rızkını yer!” dediler.

Böylece çınar altına kuruldum.

Artık kapı kapı gezmekten kurtulmuştum.Daha az yoruluyordum,müşterim ilk zamanlar azdı.Yavaş yavaş çoğalmaya başladı.Kentte yaşayan insanları,mesleklerini,hayat serüvenlerini,kasaba dedikodularını bu çınar çok dinlemişti.Bende ondan öğrenmeye başlamıştım.Bu meslek insanlarla yüz yüze iletişim kurma olanağını sağlıyordu.Herkesten bir şeyler öğreniyordum. Güzel, kültürlü beylerin konuşmalarını ve konuşma sırasında İstanbul şivesini öğrenmeye çalışıyordum.

Artık kışı geride bırakmıştık.Nisan ayındaydık.Yirmi üç nisan sabahı liseli,ortaokullu öğrenciler ayakkabı boyatmaya geldiler.Öğrencilerin birkaçı benimle alay etmişti.Bir kendime, birde onlara baktım.Kendi kendime,“Ben burada ne yapıyorum?”dedim.Benim yerim bunların yanı olmamalı.Bir an evvel derslerimi verip liseye başlamalıyım.


O gün eve geldiğimde moralim bozuktu.Sanki sırtıma binlerce kamçı yemiştim… Anneme babama o günakşam yemeğinde olanları anlattım.Bu mesleği artık yapmak istemediğimi,derslerimi verip okumak istediğimi, söyledim.Babam:

“Oğlum,” dedi.“Bak ne güzel kazanıyorsun, bana yardımın dokunuyor, kardeşlerin okuyacak,artık seni okutmayacağım!”

Lokmam ağzımda kaldı, ağlayarak odama gittim.

Arkamdan annem geldi.Bana tüm anne yüreğinin sıcaklığı ile sarıldı:

“Gel yemeğini ye oğlum.Baban şaka yaptı.Sana canımız feda, sırtımızdaki ceketi satar, seni okuturuz.Baban sağda solda dolaşmayasın diye sana boyacılık yaptırdı.Baban seni denedi.Para kazanmayı öğrenince okumadan soğudun mudiye merak etti.Hadi toparlan, sofraya dön,” dedi.

Geri döndüğümde babamın gözlerini sildiğini gördüm.Gittim, boynuna sarıldım.Sanki dünyaya sarılıyordum.Evimizde sevgi, saygı ve mutluluk dalga dalga her yere yayılıyordu…

Babamı Eskişehir’de başlayacak olan kursa çağırdılar.Evin erkeği ben olmuştum.Kardeşlerime bakıyor, anneme yardım ediyordum.Boyacılık işleri yavaş yavaş soğumaya yüz tutmuştu.Her gün işe gitmiyordum.

Bir akşam küçük kardeşim Ahmet ateşlendi.Evdeki ilaçlardan verdi annem.Gece henüz yeni uyumuştum.Annem beni kaldırdı, ağlıyordu:


“Anne, ne oldu?” dedim.Odayı gösterdi.

Kardeşim havale geçirip ölmüştü.Biran için dünyam karardı. Onu akşamdan hastaneye götürmediğim için, kendimi suçlu hissediyordum.Babam geldiğinde ne diyecektim?Kendimi çok yaşlı hissetim.Hayat bir gecede büyütmüştü beni.

Sabah oldu, komşumuzun zilini çaldım. Ağlamaktan gözlerim şişmişti, perişandım! Yüzümden kötü bir şeylerin olduğunu anladı Süleyman amca:

“Hayrola, sabah sabah bu ne hal,ne oldu?” dedi.

Titrek sesimle;

“Kardeşim gece öldü!” dedim.

Yüz kasları gerildi,buz gibi oldu.Süleyman amca merhametli ve şefkatli bir sesle;

“Başınız sağ olsun,sizler sağ olun, sen bilmezsin, ben gereken işlemleri yaptırırım.Öğle namazına defnederiz,” dedi.

Nüfus cüzdanını istedi, verdik.Gitti.

Öğle namazında kardeşimi defnettik. Mezarlıktan eve döndüğümde mahallenin kadınları annemi yalnız bırakmamışlardı.Ev bayanlarla dolmuştu.Odama geçtim, yorgunve bitkindim. Yatağa uzandım.Uyumuşum.Kalktığımda akşamın kasvetli, sessiz, ağır karanlığı üstümüze çökmüştü.Evde sessizlik hâkimdi.Cahit ile Canip de yaramazlık yapmadan oturuyorlardı.

Birkaç gün sonra babam geldi.Eskişehir’de kardeşimin öldüğünü öğrenmişti.Hepimizi ayrı ayrı öptü.Bize oradan hediyeler getirmişti.Kardeşlerime onları dağıttım.


“Oğlum, ben yokken yokluğumu aratmamışsın.Allah, komşulardan da razı olsun.Allah, sizlere ömür versin,haydi beni mezarlığa götür!” dedi.

Mezarlığa götürdüm, başında Kur’an okudu, dua ettik.Elini yeni serpilmiş toprağın üstünde gezdirdi, sanki kardeşimi seviyordu.

“Cennette rahat uyu!” dedi.

Gebze’den tekrar Gebze İstasyonuna taşındık,Talat Paşa Köşkü denen bir köşkün üst katına.Burası Talat Paşa’nın av köşküymüş.Köşk yıkılmasın, diye Devlet Demir Yollarına lojman olarak verilmiş.Alt katta istasyon şefi oturuyordu.Köşk, beyaz yağlı boya ile boyanmıştı.Girişte yüksek bir platforma, iki yandan çıkan mermer merdivenleri vardı.Bahçesinde çeşitli süs ağaçları ve güller ile donatılmıştı.Binanın etrafı mor salkımlı sarmaşıkla sarılmıştı.Kendi kendime düşündüm; “Sarıkamış’taki toprak damlı, toprak zeminli evden buraya gelmek bize nasip oldu,” dedim.Kiradan kurtulmuştuk. Pek keyifli bir konaktı.Tez zamanda komşularımıza ısındık.Bu bizim istasyon kültürü alışkanlığımızdı.Galiba,o seneler insanlar,insanlarla hayatı bölüşmeyi biliyorlardı.Akşamları bahçede toplanırdık.Herkes evde ne yapmışsa getirirdi,yerdik içerdik.

Kardeşlerime salıncak kurmuştum.Sallanıyorlardı,bazen aralarında sıra kavgası çıkardı.Bahçede birde barfiks yapmak için demir borulardan yapılmış bir düzenek vardı.Boyum yetişmediği için sıçrayarak tutar, kendimce barfiks çalışmaları yapardım.


İstasyona taşındıktan sonra çocukluk mesleğime geri döndüm.Trenlerde köfte ekmek satmaya başladım.Hereke-Gebze arası bir trenle gidip başka trenle dönüyordum.Köfteyi evde annemle ikimiz beraber yapıyorduk.Anneme ilave bir iş olduğunu ve işlerinin aksadığını görünce, köfte ekmek yerinepişmaniye,taze fındık,can eriği gibiyiyecekler satmaya başladım.Tabii ki, trene kaçak biniyorduk.Kondüktörler göz yumuyorlardı, ama bazen müfettişler olunca cezalı bilet kesiyorlardı.Hereke’de tren beklerken deniz kıyısına giderdim.Hereke Kürek Takımı’nın antrenmanları olurdu, onları izlerdim.Denize girerdim.Böylece tren bekleme zamanımı keyifli hale getirirdim.Bazı günler denizden ayrılamazdım, bir sonraki trene kalırdım.

Ben ikmale kaldığım iki dersimin sınavına girmeden önce babam beni Haydarpaşa’daki işletme binasında ikinci kata çıkardı.Bir odaya girdik,beni tanıştırdı.

“İki dersten ikmali var, 15 gün sonra girecek,geçerse Eskişehir’deki DDY okuluna alabilirmisiniz?” diye sordu. Adam:

“Seyyar Efendi, sınavlar yapıldı, kazananlar Eskişehir DDY Hastanesinde muayene olacak, sağlamsa okula kaydolacaklar.Derslerini versin, yedek listede ona yer veririm,” dedi.

Babam, bana sormadan beni de demiryolcu yapmak istiyordu.Babamın nasıl çektiğini,kıt kanaat nasıl geçindiğimizi bildiğim için, ben memur olmak istemiyordum.Oysa benim hayallerim vardı.Okuyup 


doktor, avukat, mühendis olmak istiyordum.O halde iki dersten birini vermemeliydim.Bu fikirle oradan ayrıldık.

Sınava girdim, tarihi verdim, matematikten bilinçli olarak kaldım.Babam çok üzüldü:

“Ne güzel kısa zamanda memur olacaktın!” dedi.

“Baba, üzülme, kısmetimiz ne ise o olur. Ben sana yük olmam.Kardeşlerime de bakarım,” dedim.

Gebze’den Haydarpaşa’ya banliyö trenleri çalışıyordu.Babam bize paso çıkardı,böylece ücretsiz banliyö treni ile gezebiliyorduk.

Babama, Haydarpaşa Lisesine gitmek istediğimi,bir dersten borçlu kayıt yapabileceklerini söyledim.Oda uygun gördü.Haydarpaşa Lisesinin4-C Sınıfına bir dersten borçlu olarak kaydoldum.

İçim içime sığmıyordu.Çok ünlü ve görkemli bir lisede okuyacaktım.Bu benim için Tanrı’nın lütfuydu.Burada çok çalışmalıydım.Bir yıl içinde başımdan çok şey geçmişti; hamallık, ayakkabı boyacılığı,bulaşıkçılık,seyyar satıcılık…Hayatın içinde pişmiştim. Şimdi elime büyük bir fırsat geçmişti,bunu iyi değerlendirmeliydim.

Sabahları Gebze’den Haydarpaşa’ya gitmek pek güzel oluyordu.Okunacak derslerimi trende okuyarak gidiyordum.Erenköy’den sonra köşkleri, bahçeleri, villaları seyretmek pek keyifli oluyordu.Trenartık kalabalık oluyordu.Erenköy’den sonra ders çalışmıyor, etrafı ve inen binen yolcuları izliyordum


Henüz İstanbul, Anadolu’dan fazla göç almamıştı.

İnsanlar, temiz giyimli ve bakımlıydı.Konuşmaları düzgündü.Herkes gazetesini, mecmuasını okuyor veya birbirleri ile sohbet ediyordu.Toplum bir ahenk içindeydi.

Haydarpaşa’dan liseye yaya gidiyordum.Bana hafif yürüyüş oluyordu.Yolda kendi kendime hayal kuruyor veya okuduğum dersi mırıldanarak anlatmaya çalışıyordum.

Haydarpaşa Lisesi, çok ihtişamlı,çok gösterişli binası olan bir lise idi.Eskiden burası Mektebi Tıbbiyeyi Şahane imiş.Yani tıp fakültesi.Karaköy’den vapurla geldiğinizde iki saat kulesi olan muhteşem görünümlü, ihtişamlı büyük bir bina.Bahçesine girdiğinizde çam ağaçları, çiçekler sizi karşılıyor.İki kanatlı büyük kapıdan içeri adımınızı attığınızdabüyük, geniş bir avlu ve tam ortasında üst kata çıkan, özenle yapılmış merdivenleri görürsünüz.Girişin sağ tarafında kapı nöbetçisi kulübesi, onun biraz ilerisinde de müdür yardımcılarının odaları dizilidir.Avlunun sol tarafında ise müdür odası, sekreter odası vardır.Bina dikdörtgen şeklinde koridorlarla sınıfları birbirine bağlar.Burası dünya gibidir, devamlı aynı yöne giderseniz sınıfınızı bulursunuz.Tavanlar çok yüksektir,pencereler de ona göre yapılmış.

Dershanelerin üst katında yatılı okuyan öğrenciler için yatakhaneler var.Türkiye’nin her ilinden öğrenci geliyor.Burası sanki bütün Türkiye’nin tek lisesi gibiydi.


Alt katında yemekhaneler, aşhane ve hamam var.Onun altında da laboratuvarlar var.

Yatılı öğrencilerin numarası, sonu çift olanlardı.Gündüzlü öğrencilerin numarası ise sonu tek olanlardı. Ben gündüzlü olduğum için numaram, 2223 idi.Böylece okul idaresi ve öğretmenler yatılı talebe ile gündüzlü talebeleri seçebiliyorlardı.

İlk zamanlar yatılılarla gündüzlüler birbirilerine ısınamamışlardı. İstanbullu olanlar kendilerini aristokrat sanıyorlardı. Batı müziğini bizden iyi biliyorlardı. Sinema, tiyatro kültürleri bizden ileriydi. Onlar, bunları konuşurken kendimizdeki eksikleri görüyorduk. Bir ay sonra ancak birbirimize ısındık. Bana ısınmayan yalnız matematik öğretmenimiz Kemal Bey’di.Ne zaman elimi kaldırsam:

“Sen indir bayım, takıntılı gelmişsin!” derdi.

Yüzüme bir tokat yemiş gibi olurdum.Boyum küçük olduğu için, ön sırada oturuyordum.Bir gün ödev vermişti, derste:

“Defterlerinizi çıkarın!” dedi.

Sarı yapraklı çizgisiz defterimi çıkardım. Öğretmen, benim sıranın önündeydi:

“Aç bakalım, bayım!” dedi.

Açtım,ödevime baktıbaktı:

“Hımm!” dedi, gitti.

Diğer arkadaşları gezdi, geri döndü, benim önüme gelince tökezler gibi yaptı:

“Bugün burada hocasına çelme takan, yarın dağda yol keser,” dedi.


“Hocam, özür dilerim,ben yapmadım!” dedim, güldü:

“Eee,bayım, sen efendiymişsin, ödevini eksiksiz yapmışsın, kalk bakalım tahtaya!” dedi.

Şaşırdım! Bir aydır beni hep azarlamıştı.Hangi rüzgâronu bana yaklaştırmıştı ki? Meğerse sınıfın yarısı ödevini yapmamışveya eksik yapmış.O günden sonra barışmış olduk.

Haydarpaşa Lisesi öğretmenleri çok seçkin öğretmenlerdi. Birçoğu kendi dalında ders kitapları yazmış öğretmenlerdi.Bu liseden mezun olmak üniversite bitirmek gibi bir şeydi.Bize yalnız ders vermiyorlardı.Bir insan mühendisi, bir sanat yontucu gibi şekil ve kişilik veriyorlardı.Derse başlamadan önce eğitim veriliyordu.Çağdaş gençliğin temelleri burada atılıyordu.Fizik, kimya, biyoloji dersleri laboratuvarlarda deneylerle işleniyordu.Bizim onlara saygımız sonsuzdu.Onların bize olan sevgilerini, şefkatlerini her zaman yüzlerinden hissediyorduk.

İlk zamanlar keyifli olan tren yolculuğum, günlerin kısalmasıyla zor olmaya başladı. Sabahın karanlığında anamla beraber kalkıyorduk. Annem kahvaltı yaptırmadan beni okula göndermezdi. İki dilim ekmeğin arasına sanayağı ve ayva reçeli koyup çantama yerleştiriyordu.Bu, benim öğle yemeğimdi.Kimse görmesin diye dışarıya çıkar, bir kenarda yerdim öğle yemeğimi. Akşamın karanlığında da eve geri geliyordum. Lise birinci sınıfı böyle bitirdim.

Lise ikinci sınıfta Devlet Demir Yolları hesabına yatılı okumaya başladım. Yatılı öğrenci olmak bir 


başka dünya demekti.Kendimi askeri okula gitmiş gibi hissediyordum. Kimbilir kimlerle beraber olacaktım.Yatılı okula alışabilecek miydim? Benden başka on beş-yirmi kişi Demir Yolları hesabına okuyan vardı.

Kısa zamanda onlarla tanıştım.Bizim sınıftan Halil Bayar’lada böylece tanışmış oldum.Onunla kader birliği yaptık.Beraber çalışıyor, beraber geziyorduk.Annesi babası Ankara’da imiş.Hafta sonları bize götürüyordum.Anamın yemeklerinden yediriyordum.Çok mutlu oluyordu.

Haydar Paşa Lisesinde yatılı olmak demek, sabahın köründe nöbetçi öğrenci tarafından kaldırılmak, kalkmayanları ise nöbetçi öğretmenin okşayarak kaldırması demekti.

Elimizi yüzümüzü yıkadıktan ve dişlerimizi fırçaladıktan sonra,kahvaltıya alt kata iniyorduk.Kahvaltıda bir su bardağı çay, bir gün sana yağı, reçel;bir gün zeytin ile kahvaltı yapıyorduk.Sonra sabah etüt sınıfına gidiyorduk. Yarım saat sonra derse giriyorduk.

Öğleyin yemekhanede yemek yedikten sonra,kimimiz orta bahçede top oynamaya koşarken, kimimiz de tuvalete sigara içemeye koşardık. Arada bir Müdür Muavini Ömer Boncuk tuvaletlere dalar, önüne gelene sopa atardı.O sopa atmaktan, arkadaşlar sigara içmekten hiç vazgeçmediler.

Öğleden sonra iki derse daha girerdik.Akşam beş ile altı arası serbestti.Akşam yemeğini saat altıda yerdik.Bir saat dinlendikten sonra akşam etütlerine 


girerdik.Saat dokuzda yüzümüzü, dişlerimizi, ayaklarımızı yıkar, yatağa girerdik.İşte günlük yatılı programımız böyle biterdi.

Yatılı olmanın bu katı disiplini içinde eğlenceli yanları da vardı.Orada bir sınıf, bir aile oluyor sanki.Öyle arkadaşlıklar ediniyorsunki, kardeş gibi oluyorsun.Türkiye’nin her vilayetinden gelen bu ana baba kuzuları hasretliklerini, sevgilerini,üzüntülerini, farklı kültürlerini hep bir arada harmanlarlardı.İyi ve üzgün günlerini, acılarını hep beraber bölüşüyorlardı.Tabiî ki, her arkadaşın daha fazla samimi olduğu birkaç arkadaşı oluyordu, ama hiçbir zaman sınıfın bütünlüğü bozulmuyordu.İşte size anlatacağım 5 Fen Csınıfı böyle bir sınıftı.

Sınıfa girdiğinizde kara tahtanın en üst köşesinde BİRİMİZ HEPİMİZ, HEPİMİZ BİRİMİZ İÇİN cümlesini okursunuz.Bunu kimse silemez, silen öğretmen olursa bir daha geldiğinde bu cümleyi yine görür.Daha sonra oda silmez.Yatılı öğrencilerin bu formülü sayesinde gündüzlü öğrencilerle tez zamanda kaynaşmıştık.

Birsinin evinden yiyecek veya meyve kolisi mi gelmiş,beraber yenir.Birisinin parası mı gelmemiş, ortak kasadan borç verirdik.Hiçbir zaman birbirimizi kıskanmazdık.Ama aramızda not yarışı gizliden gizliye devam ederdi.

Bir gün Anamurlu arkadaşımıza muz geldiğini ve dolabına kilitlediğini,kimseye vermeyeceğini öğrendik.Bir şekilde dolabı açtık,bir hevenk muz, ama yeşil.Bütün arkadaşlara dağıttık onun haberi olmadan


Sonra hepimiz ishal olduk.Meğerse bize dağıtacakmış,olgunlaşmasını bekliyormuş.Tesadüf dolabı açmış, muz yok.Bizimishal olduğumuzu görünce;

“Benim muz, hırsızlarını cezalandırdı,” dedi.

Güle güle bir olduk ki...

Zamanla yatılı hayatına alıştım.Kendi aramızda her şeyi eğlence haline sokmaya başladık.Eve gidip gelme zamanı yerine, ders çalışma zamanı kazanmıştım.Akşam ve sabah etütleri düzenli ders çalışma alışkanlığı kazandırdı.Kolektif çalışmamızda birbirimize yardımcı oluyorduk.Yardım alamadığımız konuları etüt ağabeylerine soruyorduk.Zamanla bu çalışmaların faydalarını görmeye başladım.

Bir cumartesi günü öğle yemeğinden sonra Ferit’le beraber tuvalete doğru gidiyorduk, yerde kâğıt iki buçuk lira bulduk.Ferit, hemen üstüne bastı, sol eline aldı, sağ eliyle ağzını kapattı. Bağırmaya başladı:

“İki buçuk lira buldum, sahibi varmıııı?”

Tabii ki duyan yok, ağzı kapalı.Bana döndü:

“Ben anons ettim, bu para helal oldu.Şimdi Kadıköy’e iner harcarız.” dedi, gülmekten katılmıştım.

Kadıköy’e giderken önümüzde güzel iki kız vardı.Yanımızda da saflığı ile meşhur bir arkadaşımız Kemal Daldal vardı.Dersleri ezberlerdi o tahtaya kalktığı zaman kitapları açar hep birlikte sayfayı çevirirdik.Kızlar yere bir kâğıt düşürdü, ben hemen koştum aldım.İçinde adres yazılı.

“Bizim sevgililerimiz var, senin olsun, akşam mektup yazalım,” dedik.


Akşam mektup yazdı, bir kâğıda bizim evin adresini yazdık, düşen kâğıt diye verdik.Postaya attı.Ben eve gidince mektubu aldım.Ferit ile çok hararetli aşklı meşkli mektuplar yazdık.Her mektuptan sonra buluşma teklif ediyordu. Bizde randevu veriyorduk. Bir gül elinde gidiyor, eli boş dönüyordu.Beşinci mektuptan sonra Kadıköy’de bir pastanede buluşalım dedik.Pastaneye geldi, bizi görünce meseleyi anladı.Bir hayli küfür yedikten sonra ona pasta ısmarladık.O senenin gırgırı bu olay oldu.

Birde Doğubayazıtlı bir arkadaşımız vardı, bizden biraz büyüktü.Çünkü çift dikiş okuyordu.Birçok lisede okumuş.Son adres bize gelmişti.Yatılı okuyordu.Çok şen, mizahı seven bir arkadaşımızdı.Bir cuma akşamı, okuldan kaçıp sevgilisine gitmek istemiş.Okuldan kaçış yerimiz, birinci kat tuvaletlerinin penceresiydi.Koridordan camı açıyorduk, aşağıda toprak kümesi vardı, onun üstüne atlıyorduk.Yalnız biraz ileri atlamak gerekirdi.Oda oradan atlarken aşağıdaki boru çıkıntısına paçası takılmış, biraz kötü düşmüş.

Akşamüstü okula aksayarak geldi.Ben nöbetçi talebeyim.

“Merhaba, geçmiş olsun, ne oldu?”

“Ula Cemil, sorma başıma geleni!Pencereden atlarken boruya takıldım, kalktım, paçam yırtılmış.Ama söz verdim, gideceğim! Baktım ayağım ağrıyir,‘boş ver geçer,’ dedim.Otobüsten indim, kıza doğru gidirem, ayağımı çekirim çekirim gelmir


Sonra buluştuk, taksi ile eve gittik.Ayağıma buz bastık.Senin anlayacağın rezil oldum dageldim!”

Aldım, revire götürdüm.

Haftada bir hamam günümüz vardı.Bazen bu sabahın 4’ünde olurdu,bezen gece yarısı. Gözlerimizi ovalaya ovalaya hamama giderdik.Hamama ilk gelen arkadaş kapıdan gelenlere soğuk su atardı.Bir anda uyanırdık.Birbirimizden sabun,şampuan alışverişi olurdu.Şakalar, fıkralar, başlardı.Bir saat çabucacık geçerdi.

Beyazıt Meydanı’nda olaylar olmuştu.Üniversite talebesi Turan Emeksiz polisler tarafından öldürülmüş, insanlar yaralanmıştı.

O günlerde Akşam gazetesi köşe yazarı Çetin Altan,TAŞ isimli köşesinde makale yazıyordu. Hükümeti eleştiren yazılar yazardı.Zamanın ünlü kalemlerinden biriydi.Her gün makalesini okumadan edemezdik.Beyazıt olayında üniversiteli gencin öldürüldüğü gününün ertesinde Çetin Altan’ın sütunu boştu, tek cümle vardı:

“BUGÜN CANIM YAZI YAZMAK İSTEMİYOR!”

Bu boş sütun bize çok şey anlatıyordu.İçimiz kan ağlıyordu: “Allah’ım, bu kâbus bitsin!” diyorduk.

Olaylar çığırından çıkıyordu.Yazarlar hapsediliyor, sol yayınlar suç sayılıyordu. İnsanlar kitaplarını saklıyordu.Saklayamayanlar kitaplarını yakıyorlardı.Her gün ajanslarda tutuklanan suçsuz insanların haberlerini dinliyorduk.Hepimiz bu olayları tartışıyorduk.Artık lise son sınıftaydık. “Bugünler böyle 


gitmez,bu iktidar resmen diktatörlük yapıyor,” diyorduk.

Lise son sınıf öğrencileri olarak her şeyin farkındaydık.1960 Nisan ayının sonlarıydı. Bizde bir şeyler yapmalıyız.Yürüyüşlere katılmalıyız gibi fikirleri aramızda tartışıyorduk.Bazı arkadaşlarımız bu fikirlere karşıydı.“Son sınıftayız, haziranda bitirme sınavlarımız var.Biz önce bu okuldan mezun olalım, sonra ne yaparsak yapalım,” diyorlardı.Bu huzursuz geçen günlerde ders çalışmaktan da sıkılmaya başlamıştık.

Lisede artık genç insanlar sınıfına adım atıyordum.Kendime güvenim gelmişti.Yalnız ders çalışmıyorduk.Çeşitli faaliyetlere de başlamıştık.Pendik’te bazı arkadaşlarla amatör bir tiyatro gurubu oluşturmuştuk.İlk ve son oyunumuz “Fareler ve İnsanlar” idi.Ben Leni’yi oynuyordum.Kendi çapımızda kendimizi eğlendirmiştik. Çalıştık bir iki ay, ama sahneye koyamamıştık.

 

BU İHTİLAL NEDEN OLMUŞTU

O günlerde Demokrat Parti’nin diktatör yönetimi başlamıştı.Tıpkı AKP’nin bugünkü iktidarı gibi.Gazeteciler zindanlara atılıyor,iktidara karşı olan vatandaşlar, özel mahkemelerde yargılanıyor,Ana muhalefet partisi lideri İsmet İnönü taşlanıyor, işçi sendikalarına göz açtırılmıyor! Ülke tam bir iktidar baskısı altında.


Biz o yılların yeni tomurcuklanan gençleri olarak Halk Evlerinde toplanıyor, demokrasi için bir şeyler yapmaya çalışıyorduk.Günlük gazeteleri okuyor,kendi çapımızda politikalar üretiyorduk.

Ana muhalefet partisi CHP Gençlik Kollarında çalışmaya başlamıştık.Her arkadaş oturduğu mahallede çalışmalarını yürütecek, orada birim kuracaktı.Ancak bu çalışmaları yazları yapabiliyorduk.Bize gösterilen mahallelerde yaşlıların ve hastalıktan dolayı evden çıkamayan vatandaşların günlük alışverişlerini, gazetelerini ve ilaçlarını götürüyorduk.Evlere bildiri dağıtıyorduk.Mahalleye gelen yeni kiracılarla tanışıyorduk.Seçimlerde sandığa gelemeyen insanları seçimde oy kullandırmaya çalışıyorduk vs.

Ülke büyük huzursuzluk içindeydi. Halk tedirgindi. DPradyoda alabildiğine parti propagandası yapıyor,ölüleri bile “Ocak Bucak Teşkilatlarına katıldı,” diye gösteriyordu.Parti yöneticileri istediklerini,“Görülen lüzum üzerine,” diyerek tayin ediyor veya işten çıkarıyordu.Partizanlık alabildiğine almış başını gidiyordu.

O günleri hatırlatmak üzere bazı eylemleri alıntılar yaparak hatırlatmak istiyorum:

1950’de Adnan Menderes ve zamanın Cumhurbaşkanı Celal Bayar, iki imza ileTBMM’nin kararı olmadan,Kore’ye asker göndermişti. Karşılığında NATO’ya girmiştik. ABD ile gizli ikili antlaşmalar imzalanmış,Türkiye örtülü sömürge haline gelmişti


Artık tam bağımsız Türkiye değildik.Gençlik olarak biz bunu hazmedemiyorduk.

Altıncı Filo, İstanbul’a gelince üniversiteli gençlik, “Yanki goo home!” diyerek Kabataş İskelesi’nde protesto yapmış,fena halde coplanmıştı.Bugünkü gibi orantısız güç kullanılmış,hükümet gemiyi azıya almıştı.

3 Aralık 1950’de Arap harfiyle eğitim yapan dershanelere izin verilmişti.

8 Ağustos 1951’de Halk Evlerine el koymuştu hükümet.

4 Kasım 1951’de ilkokulların ders programına din dersini koydular.

8 Ekim 1952’de CHP lideri İsmet İnönü’yü Balıkesir ziyaretinde Vali, olaylar çıkar diye Balıkesir’e sokmadı.

4 Aralık 1952’de Anayasa’da bulunan Türkçe kelimeler yerine Osmanlıca kelimeler kullanıldı.Örneğin; “Bakanlık” yerine “Vekalet”; Genel Kurmay Başkanlığının adı Erkan-ı Harbiye-i Umumiye oldu.

21 0cak 1953’te petrollerimizin işletilmesi, ilgili anlaşma ile bir ABD firmasına verildi.

21 Temmuz 1953‘te üniversitelerdeki profesörlerin politika ile uğraşmasını yasaklayan kanun çıkarıldı.

27 Ocak 1954’te KÖY ENSTİTÜLERİNİ kapattılar.


8 Mart 1954’te basını sıkı kontrol altına alan ve basın suçlarına yönelik cezaları yükselten Basın Kanunu kabul edildi.

Hakaret suçlarıyla yargılananlara iddialarını mahkemede ispat hakkı tanınması isteği reddedildi.

30 Mayıs 1954, Osman Bölükbaşı’nı seçen Kırşehir cezalandırılarak, il olmaktan çıkarılıp ilçe yapıldı.

14 Haziran 1954’te seçimde CHP’ye oy veren Malatya, cezalandırılmak amacıyla bölünerek, Adıyaman il yapıldı.

7 Ağustos 1954,Milliyet gazetesi sahibi FUAT Armaş, Adnan Menderes’e hakaretten tutuklandı.

18 Ağustos 1954’te Milliyet gazetesi yazarı Nurettin Ardıçoğlu ve yazı işleri müdürü Hüsnü Söylemezoğlu gazetede çıkan bir haber yüzünden 7 ay hapse mahkûm edildiler.

23 Eylül 1954, Hüseyin Cahit Yalçın,Cemal Sağlam,İbrahim Cüceoğlu hapis cezası aldılar.

1 Aralık 1954, Hüseyin Cahit Yalçın,hükümete hakaret ettigerekçesiyle26 ay hapse mahkûm edildi.

23 Haziran 1955, Akis dergisi yazarı hükümete hakaretten 6 ay hapis cezası aldı. Bu uygulamalarla basını sıkı denetime almak istiyorlardı.

20 Temmuz 1955’te polis, CHP Isparta İl Kongresini dağıttı.Kasım Gülek kürsüden indirildi.Ana muhalefet partisine tahammülleri kalmamıştı.

1955’te Karadeniz gezisine çıkan CHP genel sekreteri Kasım Gülek, Sinop’ta tutuklandı.Tutuklu olarak İstanbul’a getirildi. Bir gün hapis yattı.


5Eylül1955,Ekspres gazetesi,Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldı, haberini yayınladı ve böylece 6-7EYLUL OLAYLARI oldu.İstanbul’daki Gayri Müslimlerin ticarethaneleri talan edildi.

1955 seçimleri baskı altında ve kanlı geçti.Mersin’de bir kişi öldürüldü.Gaziantep seçimlerini CHP kazandığı radyoda ilan edildi. Sonra bu karar değiştirildi.Şehrin üstünde uçaklar uçuruldu.

19 Temmuz 1958,nükleer başlıklı silahları taşıyan ABD uçakları İncirlik Üssü’ne indi.

Türkiye’de 2 Ağustos 1958’de İMF önerisi ile Cumhuriyet tarihinin en yüksek devalüasyonu yapıldı. 1 dolar,2,80liradan 9 liraya çıkarıldı.Devalüasyon oranı yüzde 221 oldu. İMF Türkiye’ye 250 milyon dolar borç verdi.

19 Ekim 1058 Başbakan Menderes, Said-i Nursi’nin yaşadığı Emirdağ’da Nurcular tarafından Hilafeti ve Saltanatı temsil eden iki tuğralı yeşil bayrak açılarak karşılandı.Menderes, ilk defa Risale-i Nur kitabının serbestçe basılmasına ve bunun için kâğıt tahsis edilmesine karar verdi.

DP hükümetinin Adalet Bakanı Esat Budakoğlu, sekiz yıllık iktidarları döneminde 811 gazeteciye toplam 57 yıl hapis cezası verildiğini devletin radyolarından ilan etti.Bunun anlamı koyu bir istibdat dönemi demekti.

Menderes,uçak kazasından kurtulunca evliya kabul edildi.

30 Nisan 1959, İsmet İnönü‘nün Uşak gezisinde olaylar çıktı.İnönü’nün Kurtuluş Savaşı’nda karargâh 


olarak kullanıldığı evi ziyaret etmesi,Uşak Valisi tarafından önlenmek istendi. Vali’nin bu yasa dışı buyruğunu kabul etmeyen Emniyet Müdürü ve Jandarma Komutanı görevden alındı.Polis, halkı dağıtmak için göz yaşartıcı bomba kullandı.

Osman Bölükbaşı, siyasette renkli kişiliği ve hoş sohbeti ile ünlüydü.DP,ne İnönü’ye nede Bölükbaşı’na rahat vermiyordu.CMP lideri Sayın OsmanBölükbaşı, 7 Kasım 1959’da bazı söylevlerinden dolayı 9 ay hapse mahkûm edildi.

Menderes, Mersin’e giderken Menderes’in önüne Tarsus’ta elinde kasap bıçağı olan Ali Bayat adlı şahıs çıktı.Bacaklarının arasında sıkışmış olan 5 yaşındaki çocuğunu uçak kazasından sağ çıktığı için, kurban edeceğini söyledi.O anda engellendi.

Hayat ne gariptir ki Ali Bayat Menderes’in idam celladı olmuştu.

Menderes, CHP ile ordu arasında büyük bağlar olduğunu iddia ederek bazı generalleri emekli ediyordu.İşlerin iyi gitmediğini kendiside biliyordu.Muhalefeti,basını ve orduyu daha da zapturapt altına almalıydı. Ordunun ihtilal yapacağı da kulağına geliyordu.

27 Nisan 1960’ta Meclis bünyesinde 15 üyeli Tahkikat Komisyonu kuruldu.15 üyeli Tahkikat Komisyonuna ek yetkiler veren kanun meclisten geçti.

Görüldüğü gibi, anti demokratik kanunlarla yönetilen bu ülkedeidari baskı, basın üzerinde Demokles’inkılıcı gibiydi.Muhalefeti çalıştırmamak, yıldırmak


faaliyetlerine izin vermemekgibi eylemleri gün geçtikçe yoğunlaşıyordu.Bugünde aynı baskıları yaşıyoruz, hatta daha ileri boyutlarda. Tarih tekerrürden ibaret galiba…

Biz de liseli olarak bütün bu olan bitenlerin farkındaydık,ama elimizden bir şey gelmiyordu. Ancak olayları protesto etmekle yetiniyorduk. İçimizde büyük bir isyan ve nefret vardı.

Lise son sınıftaydık. 27 Mayıs 1960 sabahı, 04’te sınıfımızın hamam günüydü. Hamamdan çıktık. Görevliler,heyecan içinde;

“Gözümüz aydın!İhtilal oldu!” dediler.

Alt kattan, üçüncü kata merdivenleri üçer beşer bir solukta çıktık.Elbiselerimizi giydik. Bütün yatakhaneleri ayağa kaldırdık.Arkadaşlar, uyku mahmurluğuyla inanamıyorlar,kimileri çığlık atıyor,yastıklar havada uçuşuyor,kimileride küfür ederek, oh oldu, diyordu.

Pencerelere koştuk.Ortalık sakindi,yalnız kuşlar koro halinde şarkı söylüyorlardı.Biraz sonra bir askeri cemse geçti,bağırdık, el salladık.İçimiz içimize sığmıyordu.Bir zulümden, bir satılmışlıktan kurtulmuştuk.Artık özgürdük.Türkiye tekrar aydınlık ufuklara açılacaktı.Artık düşüncesinden dolayı kimse hapis olmayacaktı, herkes fikirlerini özgürce yazabilecekti.Kitaplar tutsak olmayacaktı.Kitaplar yakılmayacaktı.Aklımdan bunlar geçiyordu.

Arkadaşım Ferit’e dedim:

“Ben buraya sığamıyorum, Kadıköy’e gidelim!”


Bu fikrim benimsendi. 6 Fen C sınıfı okuldan firar ettik, soluğu Kadıköy’de aldık.Herkes bayram ediyordu.Genç,yaşlı, kadın, erkek herkes tankların üstündeydi.Hey gidi günler hey! Coşku,heyecan, sevinç, gözyaşı birbirine karışmıştı. Kadıköy çığlık çığlıktı!

Radyolardan ve televizyondan Rahmetli Albay Alpaslan Türkeş’in sesini dün gibi hatırlıyorum.Ordunun yönetime el koyduğunu anons ediyordu. Birkaç gün sonara Orgeneral Cemal Gürsel cumhurbaşkanlık görevine getirildi.

Demokrat Partili tüm milletvekilleri,Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve diğer bakanlar Yassıada’ya sürülmüşlerdi.

İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji bölümünde okuyordum.Olayları dikkatle izliyordum.

Daha sonra Yassıda Mahkemeleri başladı.Sabahları Karaköy’den kalkan vapur; avukatları,tanıkları ve mahkemeyi izleyen vatandaşları Yassıada’ya götürüyor, akşama da geri getiriyordu.

Üniversiteden akşam eve dönerken banliyö treninde cep radyolarımızdan ajans saatinde,Yassıada Mahkemelerini hiç kaçırmazdık.Radyosu olmayan vatandaşlar,“Sesini biraz açar mısın?” derlerdi.Herkeste sonu ne olacak, diye bir heyecan vardı. Salim Başol’un,“Sanıklar getirildiler.Bağlı olmayarak yerlerine alındılar.Müdafiler hazır.Duruşmaya açık olarak devam edildi,” cümleleri ile başlayan mahkeme aşamalarını nefesimizi tutarak dinliyorduk


Takriben bir yıl süren mahkeme sonucunda Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes; bakanlardan Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan’ın idamlarına karar verildi.İdamları durdurmak için Rahmetli İnönü, Cemal Gürsel’e mektup yazdı. Amerika Başkanıda rica etti, ancak kararlarından dönmediler.

Celal Bayar yaş haddinden asılmadı.Diğer üç kişi, İmralı Adası’nda idam edildiler.

Keşke idam edilmeseydiler. Bugünkü yapılan icraatları görünce, böyle demeyi uygun buluyorum.Çünkü bugünlerde busuçlar aynen devam ediyor.Anayasa rafa kaldırılmış.Hukuk, maliye devletin sopası olmuş.Bir adam başımızda, gece aklına geleni sabah kanun kuvvetinde kararname yapıyor.

 

ÂŞIK OLUYORUM

Lise ikinci sınıfta okula giderkenİçmeler İstasyonundan trene binen sarı saçlı, mavi gözlü, çıtı pıtı bir kıza âşık oldum, ama onun bundan haberi yoktu.İçmeler İstasyon Şefi’nin kızıymış. Oyıllarda direk bir kızın yanına gidip arkadaşlık teklifinde bulunmak yürek isterdi.Bende de o yürek vardı ama Anadolu uşağı olarak gönül işlerinde çekingendim.

Bir gün oturdum, bu konuda ne yapabilirim, diye düşündüm. Ona mektup yazarak arkadaşlık teklifi yapmayı uygunbuldum.Mektubu yazdım. Bir zarfa 


koydum.Pazartesi trende onun kucağına attım ve oradan uzaklaştım.

On beş-yirmi gün sonra,bir gün trende başımın üstünden bir zarf geldi.Heyecanla açtım. Mektupta sadece mektup arkadaşı olabileceğimizi kabul etmişti.Buna çoktan razıydım.Artık etütlerde, boş zamanlarımda Filiz’e mektup yazıyordum.Yavaş yavaş şiirde yazıyordum.

Bir gün Filiz’den mektup almıştım, okuma fırsatı bulamamıştım.Fransızca dersinde sıranın altında okuyordum.Fransızca hocası piknik tipli espritüel bir hocaydı. O, bir espri yaptı mı bütün sınıf gülmek mecburiyetindeydi.Yoksa tahtaya kalkar, sözlü sınav olurdu.Ben dalmışım, baktım sınıf gülüyor, bende anlamadan gülmeye başladım, ama sınıf susmuştu.Ben tek başıma zoraki gülüyordum.Çok komik bir an olmuştu.Bu sefer sınıf bana gülmeye başlamıştı.Kendimi kara tahtanın önünde buldum.Tabii ki, sıfır aldım.

Bir iki mektuptan sonra trende yan yana veya karşılıklı oturmaya başladık.Derslerden, filmlerden havadan sudan konuşuyorduk.Ortaokul üçüncü sınıfta okuyordu.Matematikten zayıf aldığını söyledi.Ona yardımcı olacağımı, ders verebileceğimi söyledim.Çok sevindi, ama nerede ve nasıl olabilir, sorusu gündeme geldi.Ben bu fırsatı hemen değerlendirdim. Mevsim bahardı.

“Haftada bir, cumartesi veya pazar günleri,Zeytinlik’te oturup çalışalım,” dedim.

“Bir düşüneyim,” dedi.


Sonraki günler o ağacın altında buluşmaya başladık.O zaman Pendik çok bakirdi.Yeşil çimenler içinde birkaç papatya ve sarıçiçekler vardı.Yan yana oturduk Gayet ciddi hoca talebe ilişkisi içinde birkaç ders yaptık.Bir ara Filiz papatya falı yaptı.Ben güldüm:

“Papatyaya sorma, bana sor, seni sevip sevmediğimi.Seni çok seviyorum gülüm,” dedim.

Yanağından öpmek istedim.Geri çekildi.

“Daha erken,” dedi.

Israr etmedim, gülüştük.Sonra ben bir teklifte bulundum.Bütün kitabın problemlerini çözüp ona vermeyi,ders saatlerinde de sinemaya gitmeyi teklif ettim.

“Veya İstanbul’u gezeriz,” dedim.

Kabul etti.Bir haftada sular seller gibi çalıştım.Çözülmüş problemler defterini kendisine sundum.Çok mutlu olmuştu.

O günden sonra İstanbul kazan, biz kepçe gezmeye,sinemaya gitmeye başladık.Artık birbirimizi çocuk da olsak anlamaya başlamıştık.Bir gün kendisine trende bir soru sordum:

 “Beni ne kadar seviyorsun?”

“Pire kadar,” dedi.

Benim yüzüm değişti, o güldü:

“Pire kadar aramızda kalsın, yani çok demek,” dedi.Gülüştük!

Lise bitirme sınavları başlamıştı.Hepimiz çok heyecanlıydık.Gece gündüz çalışıyorduk.Ben, Ferit, Halil, Yüksel dört kafadar; tarih, coğrafya, felsefe, 


edebiyat gibi okunacak dersleri Harem’de, ağaçların altında çalışıyorduk.O zaman Harem işgal edilmemişti.Etrafta çiçekler açarken dallarda kuşlar öterdi.Yorulduğumuzda denize giriyorduk.Bazen birbirimizi soru yağmuruna tutuyorduk.O sene hepimiz Haydarpaşa Lisesinden mezun olmuştuk.Hayatımızın bir bölümünü burada noktalamıştık.Sanki işten çıkarılmış gibi olduk.Boşta kalmıştık.

 

ÜNİVERSİTE YILLARIM

Artık üniversite telaşı başlamıştı.Dalıp dalıp gidiyordum.Hangi üniversitede okuyacağımı,parasal sorunlarımı nasıl halledeceğimi düşünüyordum.Yine bana çalışma yolu gözükmüştü.Yazın çalışıp para biriktirmeliydim.

Trenlerde pişmaniye, vesaire satmaya başladım.Kondüktörlerle köşe kapmaca oynuyorduk.Bazıları ceza yazıyor,bazıları da hoş görüyorlardı.

Artık delikanlı olmuştum.Birde sevdiğim bir kız vardı.Onunla ileride evlenebilirim,beraber bir yuva kurabilirim.İyi bir meslek seçmeliyim.Şimdiden evimi, çocuklarımı, karımı hayal ediyordum.Daha çok dört senelik fakülteler üzerinde duruyordum.

Mimar,mühendis veya diş hekimi olmalıydım.Tıbbiye altı sene idi,gözümde büyüdü,eczacılık bana göre değildi. Orman mühendisi de olabilirdim.Biyolojide de okuyabilirdim. Daha çok iç mimar olmayı hayal ediyordum.


O yıllarda her fakültenin sınavı ayrı yapılırdı.Sınavlara girdim,sonunda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi ZoolojiBotanikBölümünü kazandım.Artık yakamda Fen Fakültesi rozeti vardı, ama bir yandanda içimde bir burukluk vardı.Bütün arkadaşlarım iyi yerleri kazanmıştı.Ben galiba yanlış karar almıştım.Seneye tekrar sınava girmeliyim, diye düşünmeye başladım.

O sene hem okula gittim hem de çalıştım.Filizde Kadıköy Moda Enstitüsüne kayıt olmuş,İçmelerden her gün Kadıköy’e gidiyordu.Onun bindiği trene biniyor, onunla Moda’ya kadar yağmur, yağış demeden gidiyorduk.Bizim için bu yürüyüş çok keyifli oluyordu.Kadıköy’den vapura binip Karaköy’e gidiyordum.

Bir gün yine Moda’ya geldiğimizde MüdürMuavini bizi görmüş., Filiz’e;

“Yanındaki genç kimdi?”diye sormuş. Filiz de;

“Akrabam,” demiş.

“Yarın velini getir,” demiş.

Filiz, amcasının hanımını veli olarak götürmüş.O da;

“Akrabamız.” demiş.

Böylece disiplin cezası almamış. O günden sonra,onu okulun yakınına kadar götürüyordum.

Bir gün trende yan yana otururken kompartımana Filiz’in babası Basri Bey geldi.İkimizde şok olduk.Yan yana oturuyorduk. Kalktım,Basri Bey’e yerimi vermek istedim.

“Otur, burada yer var,” dedi.


İkimizde fena yakalanmıştık.Ne yapacağımızı, nasıl davranacağımızı bilemiyorduk.

“Nalsınız Basri amca?” diyerek sessizliği bozdum.

“Sağ ol evladım, iyiyim,” dedi, nerede okuduğumu sordu.

“İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinde okuyorum.Yol Çavuşu Seyyar Altay’ın oğluyum.Kartal’da lojmanda oturuyoruz,” diyerek konuşmayı uzatıyordum.Maksadım Filiz’i rahatlatmaktı.

Söğütlü Çeşme İstasyonunda beraber indiler.Aklım Filiz’de kaldı.Acaba babası kızacak mı, ona nasıl davranacak, diye. Bunları düşünerek akşamı zor ettim.

Akşam trende tekrar buluştuk.Babasının bir şey söylemediğini,beraber Fenerbahçe İşkembecisi’nde çorba içtiklerini,ama akşama neler olabileceğini kestiremediğini söyledi.

Ertesi gün buluştuğumuzda anlattı.Annesine bizi beraber gördüğünü söylemiş, babası.Annesi de Filiz’e çok kızmış.Bu mesele böylece hallolmuştu.

Param az olduğu için otobüse binmiyordum.Yaya olarak her sabah Galata Köprüsü’nde balık tutan balıkçıları,kendinden büyük yükleri taşıyan sırt hamallarını,birbiriyle el ele gezen çiftleri ve martıları seyrederek kendimi Mısır Çarşısı’nda buluyordum.Oradan da Tahtakale Yokuşu’ndan çıkıyor,Sahaflar Çarşısı’nın kokusunu içime çekerek kendimi okulun kapısında buluyordum.Günlük 


harçlığım iki lira idi.Ancak yemek ve vapur parasına yetiyordu.

Bir gün kurnazlık yapayım, dedim.Haydarpaşa’dan iki bilet aldım.Birini gidişte, birini de dönüşte kullanacaktım.Çünkü dönüşte vapura zor yetişiyordum.Karaköy’den turnikeden geçerken formülüm tuttu.Ancak birkaç gün sonra gişe memuru uyanmıştı:

“Bu geliş bileti,” dedi.

Karaköy’de kaldım.Cebimde beş kuruş yok.Hava ıslak, soğuk.Caddede tanıdık bekledim.Aksilik, kimse geçmedi.En sonunda karşıdaki büfeye gittim.Paramın kalmadığını, Haydarpaşa’ya geçeceğimi,onun için bana elli kuruş borç vermesini,karşılığında kitaplarımı rehin bırakacağımı söyledim.

Babacan, şişmanca, piknik tipli bir adamdı.Yüzüme baktı, biraz tebessüm ederek;

 “Kitapların sende kalsın.Al şu bir lirayı, getirmesen de olur,” dedi.

Çok sevinmiştim.Aksi halde sokakta kalacaktım.Son banliyö trenine zor yetiştim.O gün dört saat rötarlı olarak eve gittim.Annem, babam çok merak etmiştiler.Her banliyö treni geldiğinde, işte bununla gelir, diye yolumu beklemişler.Olayı anlattım, annem boynuma sarıldı:

“Fakirliğin gözü çıksın!” dedi.

O sene Millî Eğitim Bakanlığı bir kanun çıkardı.Lise mezunu olan bay ve bayanlar isterlerse ilkokul öğretmeni olabileceklerdi.Bu konu kafamı bir 


hayli meşgul etti.Filizde okulu bitirecekti.İkimizde ilkokul öğretmeni olabilirdik.Aldığımız maaşlarla geçinirdik.Memur çocuğu olduğumuz için,bu hayata alışmıştık.Bir an evvel birbirimize kavuşurduk.Zaten zoolojiyi bitirsem yine öğretmen olacaktım. Kafamda bunlar dolaşırken, kendi kendime dedim:

“Sen daha iyi yerlerde okuyabilirsin,yeniden sınavlara girebilirsin. Önünde koca bir hayat var. Hayatı aceleye getirme!”

O yıl üniversitede okuyan öğrenciler tekrar sınava girmek isterlerse kayıtlarını sildirecekler,diye bir kanun çıktı. Oysa ben bir yıl ne güçlüklerle okumuştum.Kayıt sildirip yeniden sınava girmek riskli olmuştu. Söğütlü Çeşme’de trende Filiz’le buluştuk. Beni düşünceli gördü.

“Yüzünde düşünce var, bana da anlat,” dedi.

Zaten anlatacaktım.

Okulu bırakacağımı, ilkokul öğretmeni olacağımı, mezun olunca şayet isterse onunda öğretmen olabileceğini söyledim. Yüzüme baktı:

“Sen ciddimi söylüyorsun? Bir yıl boşuna mı üniversiteye gittin? Şurada üç yılın kaldı, bu konuyu iyi düşünmelisin!” dedi.

Ne yapacağıma karar veremiyordum.Olayı anneme babamada anlattım.Babam:

“Okulu bitirmelisin!” dedi.

“Babacığım, ben zooloji okumak istemiyorum,okuyacaksam tekrar sınavlara girip daha iyi bir yerde okumak istiyorum,” dedim.


Yeni bir sınava girsem de öğretmen olsam da her iki şıkta da okulumdan kaydımı sildirmem gerekecek. Babamı da düşüncelerimin seline sürüklemiştim.Sessizlik oldu.Babam:

“Hayat senin, sen karar ver,” dedi.

Çok çabuk tacı bana atmıştı.

Sene sonu ikinci sınıfa ders bırakmadan geçmiştim.Gideceğim üç üniversite vardı.Diş Hekimliği, Tıp Fakültesi ve Eczacılık Fakültesi.Üçüne de girdiğimde, Fen Fakültesinde geçtiğim derslerden otomatik geçmiş olacaktım.Böylece bir yıllık emeğim boşa gitmemiş olacaktı.Kayıt sildirmeye karar verdim.Tıp okumak uzundu,diş hekimliği hedefim oldu.

O yaz gece gündüz çalıştım. Bu arada imam hatip mezunu Şevket Kazan’a da matematik, fizik, kimya dersleri veriyordum.Bazen o Kartal’daki lojmanımızın bahçesine, bazen de ben onların “Bin Bir Çeşit,” isimli mağazalarına gidiyordum.Şevket Bey çok azimli, kibar ve çalışkandı.O sene fark dersleri verdi,lise mezunu sayıldı.Hukuk fakültesine kayıt oldu.Kendisi iyi bir vaizdi. Sonraki yıllardaMSB’nden milletvekili oldu.DSP ile koalisyon hükümetinde adalet bakanı oldu.

Diş Hekimliği Fakültesi sınavına girdim.İyi gitmişti, ama girmek çok zordu.Her yıl bütün Türkiye’den altmış kişi alınıyordu.Sınav sonuçlarının askıya çıkacağı güne kadar uykularım kaçtı.Günler geceler çok uzun geldi. Sınav sonuçları askıya çıktığı gün İstanbul Üniversitesi giriş kapısında sınıf arkadaşım Yaşar’a rastladım.Sarıldı, beni öptü:


“Kazanmışız!” dedi.

O an ona inansam mı inanmasam mı şaşırdım.Yaşarda Tıbbiyeyi kazanmıştı. Tebrik ettim onu.Gidip listede ismimi görmeliydim.Listenin sonundan bakmaya başladım; yok yok! Üst sıralarda bir yerde Cemil Altay yazısını okudum.İçimden çığlık atmak geldi.Kazanamayanları düşününce çığlık atmaktan vazgeçtim.Çığlığımı içimde sakladım.

Bu sevincimi sevdiklerimle paylaşmalıydım.Söğütlü Çeşme İstasyonunda trene bindim. Filiz’i trende buldum. Beni görür görmez:

“Kazandın mı?” diye sordu.Önce;“Hayır!” dedim. “Öğretmen eşi olacaksın!”

Ortalık buz kesti! Sonra ona;

“Şaka şaka, kazandım, hem de üst sıralarda!” deyince hem kızdı hem sevindi.

Beni tebrik etti, ama boynuma sarılıp beni öpemedi.O yıllar sevgililer her istedikleri yerde masum öpücükle bile öpemezlerdi sevdiklerini.

Kartal’da lojmanda oturuyorduk.Eve girdim, annemle babam yolumu gözlemişler.Girer girmez annem:

“Cemil, kazandın mı?” dedi.

“Evet anam, kazandım.Yüzünü kara çıkarmadım.Oğlunu tebrik et!”

Annem, babam bana sarıldılar, öptüler.Babamdan kocaman bir aferin aldım.Annem:

“Bir ayranı hak ettin,”diyerek bana takıldı.

Ayranlarımızı içtik.Akşamleyin eniştem Nurettin Atik bize geldi, elinde kocaman bir karpuz vardı.


“Bunu kutlayalım,” deyince gülüştük.

Şimdi ne olacaktı? Aldı beni bir düşünce! Biraz pahalı bir eğitimdi, nasıl para yetiştirebilecektim? İçimde korku ve endişe vardı.Ürperdim!Sevincim kısa sürmüştü.

Ertesi gün Filiz’le Kadıköy’de pastanede buluştuk. Birbirimizi kutladık. Filiz, benim kaydımı sildirip tekrar sınava girmemi istememişti,yüzüme baktı:

“Senin bu cesaretine hayranım!” dedi, gülüştük. Pastamızı yiyip Süreyya Sineması’na gittik.

Artık sevdiğim bir mesleği yapacaktım.Önümü görmeye başlamıştım.Kartal’da CHP Gençlik Kollarında birçok arkadaşım vardı. Onlarda duymuşlar, çok sevinmişlerdi.Halkevine Şair Behçet Kemal Çağlar gelecekti. Halkevine gittim.Behçet Kemal, buram buram Anadolu kokan şiirler okudu.Yüreğimiz bir şairin heyecanı ile doldu.Damağımızda şiirin tadı kaldı. Toplantıdan sonra sahile indik. Arkadaşlar, beni tekrar kutladı. Çay kahve içtikten sonra ayrıldık.

O zamanlar Diş Hekimliği fakülte değildi. Tıp Fakültesine bağlı yüksekokuldu. Okula kayıt yaptırmaya gittim. Beyazıt Meydanı’nda kütüphanenin yanında eski bir binaydı. Karşıda Beyazıt Camii vardı. Hoş, tarihi bir yerdi. İnsan burada eski İstanbul’u ve tarihi hissedebiliyordu. Biraz ileride Sahaflar Çarşısı’nda tozlu kitaplar, resimler, eski Türkçe yazılar, antika eserler vardı.Herbir kitaba dokunmak istiyordu insan.Yazarlarını ve o günkü yaşamlarını merak ediyordum. Orada gezmek, eski kitaplara dokunmak


çok ayrı bir histi. Huzur duyardınız. Böyle bir atmosferde okumak her insana nasip olmaz, diye düşündüm. Kendimi bir daha kutladım.

Sınıfımızda bir önceki sömestrden kalan arkadaşlarla seksen kişi olduk. Kısa zamanda birbirimizi tanıdık.Hemen kaynaştık.İstanbul dışından gelen arkadaşlar İstanbul’u tanımadıkları için biraz çekingendiler.Onlara elimizden geldiğince yardım ediyorduk.Sabahat Vardar arkadaşımla da öyle tanıştık.Beraber resim defteri almaya gittik.Numarası benden sonraymış,okul bitene kadar arkadaş olduk.Diğer arkadaşlarla da tabii ki aynı samimi hisler besliyorduk.Sanki biz bir aile olmuştuk.Aletlerimizi ortaklaşa paylaşabiliyorduk.Hep beraber sinemaya tiyatroya,pikniğe gidiyorduk.Müthiş bir bilgi alışverişi ve yardımlaşma vardı. Üst sınıflarla aynı laboratuvarı beraber kullanıyorduk.Onlardan çok şey öğreniyorduk.

Birinci sınıfta rahattım.Çünkü Fizik, Kimya, Matematik derslerini geçen sene vermiştim.Diğer arkadaşlara göre zamanım boldu.Her gün okula gitmiyordum.Gitmediğim günler trende satışa devam ediyordum.Birinci sınıfı çok kolay geçtim.

İkici sınıfta yüküm ağırlaştı, artık para kazanmaya vaktim yoktu. Biriktirdiğim paralar 2 ayda bitti. Diş Hekimliği çok masraflı okuldu. Kartal’da, fabrikada çalışan işçi arkadaşım Aykut:

“Sen merak etme, ben sana destek olurum. Yazın çalışır ödersin,” dedi. Bir gün eve geldim. Babam mali sıkıntımı biliyordu:


“Cemil, Deniz Kuvvetleri Diş Hekimliği öğrenci alacakmış. Müracaat et,” dedi.

 

ASKERİ TIP TALEBESİ OLUYORUM

 Ertesi gün Kasımpaşa Kuzey Sahil Komutanlığına müracaat ettim. Beni Heybeliada’ya gönderdiler. Oraya müracaat edilecekmiş. Müracaatımı yaptım. Beni Kasımpaşa Deniz Hastanesine sevk ettiler.

Dönüşte feci bir fırtınaya tutulduk.Vapur bir batıp bir çıkıyor,yaşlı geminin omurgası sanki ikiye ayrılacak gibi sesler çıkarıyordu.İnsanlar kelime-i şahadet getirip dua ediyorlardı.Vapurun koridoruna su, bir tarafından giriyor, diğer tarafından çıkıyordu.Bazı eşyalar vapurdan denize düşüyordu.

Karşımda bir bayan oturuyordu. Elindeki ses mecmuasını okuyordu.Sanki o bu vapurda değildi. İçimden, helal olsun, amma cesur bayan, diye düşünürken birden yerler kusmuk doldu. Meğerse korkusundan ve deniz tutmasından büyük mücadele veriyormuş. Koluna girdim, zorla tuvalete götürdüm. Temizlendi, bana teşekkür etti. Bin bir salavatla Kadıköy İskelesi’ne yanaştık. Ayağımız toprağa değince hepimiz bir oh çektik. Bu toprak da bu Kaptan da öpülmeli, diye düşündüm. Bayanla vedalaşıp ayrıldık.

Kasımpaşa Deniz Hastanesine heyet muayenesi için gittim.Bir doktordan çıkıp diğer doktora koşuyordum.Gerekli tahliller için kan, idrar numuneleri veriyordum.Bu koşuşturma tam üç gün sürdü.Sonra 


heyet kuruluna altı kişi çıktık. Altı kişi sağlık muayenesinde asker olmaya elverişli çıkmıştı.

“Listeyi Deniz Kuvvetleri Komutanlığına göndereceğiz, beş kişi alınacak,” dediler.

Müracaat sırasına göre ben altıncıydım.Erdem Eröktem,Çetin Açımuz, Halil Bayar, Cemil Altay, Dinçer Güler ve Engin Çoruh müracaat etmiştik.

Erdem ile Çetin üst sınıftaydılar.Üst sınıfta olanlar zaten girerdi. Geriye ben, Halil Bayar, Dinçer Güler veEngin Çoruh kalıyorduk, aynı sınıftandık. Hiç ümidim yoktu. Babama durumu anlattım. Oda üzüldü:

“Bakalım, Allah yardım eder inşallah!” dedi. “Dualarım seninle oğlum!”

Aradan on beş gün geçti. Kasımpaşa Kuzey Deniz Saha Komutanlığından çağrı mektubu geldi. Galiba beni almayacaklarını yazmışlardır, dedim içimden. Mektubu açmaya cesaretim yoktu, ellerim titreyerek zarfı açtım. Gözlerime inanamadım. Ben de kabul edilmiştim.Al sana kucak dolusu bir sevinç, uç havalara!

İçime sevinç doldu.Gökyüzünde Tanrı’yı aradım,ona teşekkür ettim. Babamın duaları kabul olmuştu.Çobanlıktın bahriyeli diş hekimi olmaya terfi etmiştim.Babamın ve benim omuzlarımızdan dağlar kadar büyük bir yük kalkmıştı.Hafiflemiştim.Sanki bulutlarda uçuyordum.Mektupta;

“Kasımpaşa Dikim Evinden kıyafetlerinizi alacaksınız. Beylerbeyi Astsubay Okulunda kalacaksınız.” yazıyordu.


Ertesi günü sabah erken kalktım.Sanki güneş daha parlaktı.Bahçedeki annemin diktiği mevsim çiçekleri bugün daha renkliydi.Sahi, ben bunları neden yeni fark etmiştim.Şöyle bir gerindim.Duşumu aldım, sakal tıraşı oldum Banliyö trenine binip soluğu Kasımpaşa’da aldım.

Dikimevindeyazlık, kışlık kıyafetler; iç çamaşırı,yün iç çamaşırı,deri körüklü okul çantası,şapka,kaput verdiler.Çocukluğumda giydiğim bahriye kıyafetini hatırladım.

Hepsini alıp Beylerbeyi Astsubay Okuluna geldim.Okul muhteşemdi.İstanbul Boğazı’nda, yalı gibiydi. At ahırlarından, Kartal’daki tahta barakalı evden,Boğaz’daki yalıya gelmiştim.Kendi kendime dedim:

“Tanrım, sana minnettarım!Burada okumak çok keyifli, çok güzel olacak herhalde!”

Dördüncü katta İstanbul Boğazı’na bakan on kişilik bir yatakhaneye gönderildim.Gözlerime inanamıyordum;Boğaz manzaralı bu güzel yerde yaşayacaktım.Çocukluğumda atlarla beraber yatan ben; boğaz manzaralı kaloriferli,sıcak suyu her an hazır banyolu bu cennette kalacaktım.İçimde fırtınalar kopuyor,geçmişimle hesaplaşıyordum. Kader beni nerelere sürükledin? Gözlerime inanıyordum!Hayat tesadüflerle ve sürprizlerle doluymuş meğer.

Asker, bana elbiselerimi koyacağım dolabı gösterdi:

“Üst katta da çalışma ve dinlenme salonu var,”dedi.


Elbiselerimi dolaba yerleştirdim.Boş yatakların birine yerleştim.

Benden önce gelen arkadaşlar üst kattaki gazinoda oturuyorlardı.

“Hoş geldin,” dediler.

Gazinoda Tıp talebeleri,Fen Fakültesi ve Edebiyat Fakültesi talebeleri, Hukuk Fakültesi ve Teknik Üniversitesi talebeleri vardı. O yaşta İstanbul’da bahriyeli olmak ayrıcalıktı.Bilmediğim bir disiplin beni bekliyordu.Kafamda cevabı bekleyen çok soru vardı.

Bu ocak saygının, sevginin, disiplinin, doğruluğun,dürüstlüğün tavana vurduğu bir ocaktı. Kıdemlilerden öğreneceğim,soracağım çok şey vardı.Biran evvel her şeyi öğrenmeliydim.İşe önce boynumuza taktığımız beyaz kordonun nasıl bağlanacağını öğrenmekten başladım.

Bahriyede bu bağa ceviz bağı diyorlar.Bizden bir üst sınıfta olan Erdem Eröktem,bana ceviz bağı nasıl yapılır, onu öğretti. Sonra buradaki kuralları anlattı.Bizden sorumlu yüzbaşı rütbesinde sınıf subayımız olduğunu ve askeri iç nizamnamesine tabi olduğumuzu,bizi onun denetlediğini,ondan izin almamız gerektiğini,disiplin suçu işlersek cezalandıracağını anlattı.Yarın kendisine tanıtılacağımı söyledi.Her şey güzeldi, ama galiba özgürlüğüm kısıtlanmıştı.Artık bahriyeli olmuştum. Okul masraflarından kurtulmuştum. Ayda 40 lira da cep harçlığı alacaktım. Bundan güzeli Şam’da kaysı…


Sabah sınıf subayımız Atilla yüzbaşıya takdim edildim. Bana Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’na tabi olduğumu söyledi ve diğer kuralları kısaca anlattı.Hafta sonları izine çıkmadan bizi denetleyeceğini, ona göre izin vereceğini, pazar akşamı saat beşte tekrar denetleyeceğini,taburda olmayanlara ceza verileceğini anlattı.

“Emredersiniz komutanım,”diyerek acemi selamımı verdim ve çıktım.

Resmi elbiselerimi giydim,kapının camını ayna yerine kullandım.Baktım kendime, bayağı yakışıklı birDeniz Harp Okulu talebesi olmuşum.Kendimi beğendim.İçim içime sığmıyordu! Filiz, beni görünce ne yapar, diye bıyık altından güldüm.Hemen akşam olmasını istedim.

Okula gittim, arkadaşlar hayırlı olsun dediler.Kızlar benimle dalga geçtiler:

“Artık bir sürü kız arkadaşın olur,” dediler.

İstanbullu kızların bahriyelilere zaafı olduğunu biliyordum.Gülüştük.

Haydarpaşa’dan banliyö trenine bindim.Söğütlüçeşme İstasyonundan da Filiz biniyordu.Tren istasyona girince camdan baktım.Hangi vagona girdiğini tespit ettim.Ona doğru gittim.Tam karşısına oturdum.Elimde bir kitap okumaya başladım.Göztepe’ye geldik, ses yok, Bostancı’da artık dayanamadım:

“Galiba yere bir şey düşürdünüz,” dedim.

Eğilmeden önce yüzüme baktı:

“Cemil!Bu sen misin?Gözlerime inanamıyorum!”


Sevinçten içi içine sığmıyordu.Şimdiki zaman olsa beni oracıkta öpücük yağmuruna tutardı.Sevincini gözlerinden okuyordum.Beraber yeni bir yolculuğa çıkıyorduk.Artık onun Deniz Harp Okulu kıyafetli bahriyeli sevgilisi olmuştum.

Askeri tıp talebesi olmak ayrıcalıktı. Üstümde taşıdığım şerefli üniformanın gerektirdiği gibi davranmalıydım. Kendimi otokontrole aldım.Sivil hayattaki Cemil gibi yaşamamalıydım.

Dernek üyelikleri, parti gençlik kolları,bir gazeteye beyanatta bulunmak veya makale yazmak gerilerde kalmıştı.Ben kendimi bu konularda eli kolu bağlı hissediyordum.

Allah’a şükrediyordum. İyi bir üniversitede okuyordum.İstanbul Boğazı’nda, Beylerbeyi Astsubay Okulunda, konforlu bir yerde kalıyorum.O zamanın parasına göre iyi sayılacak kadar cep harçlığı alıyorum. “Bu zamanda her kula nasip olmaz,” diyordum. “Köprüde kaldığın günü,Beyazıt’a yaya çıktığın günleri unutma! Cebinde beş parasız gezdiğin günleri unutma! Geçmiş hayatını unutma!” diyordum.

Birkaç ay içinde yeni hayatıma alışmıştım. Tek eksiğim sabahları Filiz’le trende seyahat edememiş olmamdı.Onula göz göze, yan yana olamamdı.

Derslerden laboratuvarlardan başımızı kaşıyamıyorduk.Onun için ancak hafta sonu buluşabiliyorduk.Bir pazar günü ondan ayrılmam biraz zor oldu.O eve, bende Beylerbeyi Astsubay Okulundaki tabura geç kalmıştım.Sınıf subayımız Atilla Yüzbaşı


beni ve arkadaşım Çetin Açımuz’u makamına çağırdı.Kapıyı çaldım.

“Girin! dedi.

Girdim, esas duruşta selam verdik.

“Pazar günü yoklama taburunda sen ve Çetin Açımuz yoktunuz.İkinizde bu hafta sonu, iki gün katıksız hapissiniz!” dedi.

İlk dersimizi almıştık.Kendi kendime dedim; “Oğlum Cemil, işte askerlik böyle bir şey olsa gerek.Kendini sen hâlâsivil biri zannetme! Kurallara uymalısın, okulunu bir an evvel bitirmelisin!”

“Emredersiniz!” dedik ve dışarı çıktık.

Gülsek mi ağlasak mı bilemedik!

O hafta sonu herkes dışarıda gezerken ben ve Çetin Açımuz iki kişilik bir odada hapistik.Su ve ekmekten başka yiyeceğimiz yoktu.Birbirimize hayat hikâyelerimizi anlattık.Bilmeceler sorduk, kitap okuduk,radyo dinledik ama bir türlü vakit geçmiyordu.

İkinci günü daha zor geçti.Birbirimize anlatacak şeyler azaldı.Biraz ders çalıştık, biraz uyuduk,sıkıntıdan maskaralıklar yaptık.Resimler çektik, pazartesini iple çekiyorduk…

Bizim sınıftan dört kişi bahriyeli olmuştuk.Ben, Halil Uyar Dinçer, Güler Engin Çoruh; sabahları 8 vapuruna ya Beylerbeyi İskelesi’nden veya Kuzguncuk’tan biniyorduk. Daha çok Kuzguncuk’u tercih ediyorduk.Biraz erken gidiyor, vapur iskelesi yanındaki meşhur börekçiden börekle beraber, ayranımızı içiyorduk.Bu menü bize akşama kadar yetiyordu


Bazen öğrenci kantininden öğleyin tost sandviç yiyorduk.Akşamları da talebe karavanası.

Halil ile benim numaralarımız yakındı. Halil İzmir Karaburun’da doğmuştu.Çok şen, efendi bir arkadaştı.Onunla kısa zamanda kaynaştık.Beraber geziyor, derslere beraber giriyor,sinemaya beraber gidiyorduk.Eküri atlar[i] gibi olduk.Birimizi eksik görseler, hastamı diye sorarlardı.Halil futbolu çok severdi.Birisi hata yaptı mı “Hiç yoksun, kalecisin,” derdi.Yine golü yedin, anlamında kullanıyordu.En çok Edebiyat Fakültesinde okuyan Erdem arkadaşımıza takılırdı.Namı diğerCami Erdem! Namaz kıldığı için bu lakabı almıştı.Ara sıra bize giderdik.Annemin yemeklerini çok severdi.

O senelerde elektrik ile çalışan ütümüz yoktu, kömürlü ütü ile annem ütü yapardı.Rahmetli anam Lütfiye Hanım,her cumartesi beyaz elbiselerimi yıkar,kömürlü ütü ile ütülerdi.Tabii ki, Halil bize gelmişse onunkini de ütülerdi.

Üçüncü sınıfa geçmiştim. Bir gün Filiz’le buluştuk. Yüzünde hüzün vardı.Gözleri buğulu, bana baktı:

“Cemil, babamın tayini Erzincan’a çıktı,yakında gideceğiz,” dedi.

O an dünyam durdu.İçim üzüntü ve hasret doldu. Ama üzüntümü hissettirmemeye çalıştım.Üzerimden hasret şimdiden akıyordu.Bu hasrete nasıl dayanacaktım Tanrım! İstanbul’un her yerinde hatıralarımız vardı.Nereye gitsem gözlerim hep onu arayacaktı.Bir an kedimi boşlukta hissettim.

 

[i] Eküri atlar: Aynı ahırı paylaşan atlar.


NİŞANLANIYORUZ

Akşam eve geldim.Rahmetli annem yemek yapıyordu.

“Hoş geldin,” dedi, yüzüme baktı:“Sen bir şeye üzülmüşsünanasının kuzusu, anlat bakalım.”

“Anne, sen sormasan da ben söyleyecektim.Basri Bey’in tayini Erzincan’a çıkmış.Bir ay içinde gidecekler.Filiz ile ben birbirimizi çok seviyoruz.Onlar gitmeden nişanlanmak istiyoruz.”

Bana sıkı sıkı sarıldı;

“Akşam baban gelsin, konuşalım,” dedi.

Akşam yemekte annem, babama konuyu açtı.Babam önce:

“Olmaz,” dedi. “Daha okulun bitmesine iki sene var.Bu iki senede her şey değişebilir.Önce elin ekmek tutmalı.Biz gidip talebeye nasıl kızverin deriz?”

Benim suratım yerlere düşmüştü.Ama cesaretimi topladım:

“Baba biz sizlerin müsaadesiyle nişanlanmaya karar verdik.Onlar gitmeden nişanlanmalıyız.Biz üç senedir birbirimizi seviyoruz.Lütfen beni Filiz’e karşı mahcup etme!”

Bir solukta söylemiştim. Lafa annem karıştı:

“Çocuklar birbirini seviyorlar.Temiz bir aileden kız alacağız.Kültürlerimiz, yaşantımız aynı.Bunlar tren yolu çocukları.Oğlumu fazla üzme, he de.”

Biraz sessizlik oldu, babam:


“Madem öyle uygun görüyorsun, haber verelim, gidip isteyelim.” dedi.

Kartal Gar Şefi Doğan amca beni çok severdi.Oğlu Tufan en iyi arkadaşımdı.Babamla da iyi görüşürlerdi.Babam:

“Doğan Beylerle beraber gidelim,” dedi.

Bir hafta sonraya gün alındı.Sevinçten uçuyorum.Akşamdan beyaz resmi elbiselerimi, annem, kömür ütüsü ile ütüledi.Kendi giysilerini de ütüledi, dolaba astı.Gece beni uyku tutmadı.O zamanlar iletişim için telefon falan yoktu.Birbirimizle ya mektupla yada yüz yüze konuşurduk. Onu düşüne düşüne uyumuşum.Öğleye kadar vakit geçmek bilmedi.Yemek filan yedik,saat 14 treni ile İçmeler İstasyonu’na gittik.

Kapıda bizi karşıladılar, çiçeğimizi ve çikolatamızı Filiz aldı.Herkes gösterilen yerlere oturdu.Hoşbeş sohbetten sonra Doğan Bey meseleyi açtı:

“Çocuklar birbirlerini sevmişler, Allah’ın emri ile kızınız Filiz’i oğlumuz Cemil’e sizde münasip görürseniz istiyoruz.”

Basri Bey:

“Ben bahriyeliye kız vermem, diye büyük laf etmiştim.Şimdi görüyorum ki, bir bahriyeli diş hekimi namzedine kız istiyorsunuz.Doğan Bey ayağınıza sağlık.Seyyar Bey, Lütfiye Hanım; bu çocuklar talebe, yarın birbirlerini unuturlarsa, ayrılırlarsa çok üzülürüz.Müsaadenizle kızıma bir sorayım,” deyip odadan çıktı.


Beş dakika sonra geri geldi.Filiz, Basri Bey’i ikna emişti.

“Kızımda evet, dedi.Hayırlı uğurlu olsun,” dedi.

Annem, yüzükleri daha önce Filiz’e vermişti.Filiz’in kardeşi Birsen, bir tepsi ile yüzüklerimizi getirdi.Doğan Bey, bize mutluluklar dileyerek yüzüklerimizi taktı.Alkışlandık ve annelerimizin babalarımızın elini öptük.İkimizde mutluluktan havalara uçuyorduk.

Artık nişanlanmıştık.Gizli gizli buluşmalar geride kalmıştı.Özgürce İstanbul’un tadını çıkarıyorduk.Ama bir yandan da gizli buluşmaların gizemini ve heyecanını arıyorduk.

Nişanlandığımız gün Basri Bey, hafif ateşliydi.Ertesi gün ateşi yükselmişti, yatak yorgan yatıyordu.Haberi alınca ziyaretine gittim.Ateşi 39-40 derecedeydi.Hemen Pendik’te bir eczaneden penisilin ve parol aldım.Eve geldim.Enjektörü kaynattım, penisilini zerk edeceğim,baktım yaptırmak istemiyor.Rica ettim, zoraki yaptım.Sonradan öğrendim ki, iğneden çok korkarmış.

Filiz ve annesi Pamukova’ya gitmişlerdi.Rahmetli anneannesi çok hastaydı, onu ziyarete gitmişlerdi.

“Sende gel,” dediler.

Bir gün sonra bende gittim.Böylece kayınvalidem, gururla damat namzedini sülaleyle tanıştırdı.Melek nine beni çok sevdi,hatta ölürken benim ismimi sayıklamış.


Filizlerin Erzincan’a gitmesine on gün kala aniden Kasımpaşa Askeri Hastanesinde apandisit ameliyatı olmak mecburiyetinde kaldım.Giderayak bu ameliyat olmama çok üzülmüştüm.Ama bir yolunu bulup gitmeden onu bir daha görmek, kokusunu içime çekmek istiyordum.Haftanın yedinci günü Op. Dr. Cemil Albay, dikişlerimi aldı.Kendisine;

“Nişanlımların tayini çıktı,salı günü gidiyorlar, son bir kez görebilirmiyim?” dedim.

İzin vermedi.Çok üzüldüm.Hemşirenin de üzüldüğünü gözlerinde gördüm.

Pazar günü Hemşire Hanım’a rica ettim.Bana kıyamadı;

“Benden habersiz kaçmış ol,bir olaya karışma,kendine ve ameliyat yarana dikkat et, akşama burada ol,” dedi.

Elbiselerimi giydim, bir taksiye bindim.Karaköy’e geldim.Vapurla Haydarpaşa’ya geçtim.Trenle eve geldim.Babam;

“Taburcumu oldun?” diye sordu.

“Hayır,Hemşire idare etti, akşam döneceğim.Çıkmışken nişanlıma ve ailesine uğramak istiyorum,” dedim.

Bu arada babamın yüzünde bir acı vardı.Arada bir solböbreğine elini götürüyordu.

“Baba, sancın mı var?”

“Evet, oğlum çok sancım var,” dedi.

Hemen eczaneye gittim,baralgin iğne aldım.Eve gelirken benimde böbreğim ağrımaya başladı.Sanki 


söz birliği yapmışlar.Eve gelir gelmez bir babama, bir de bana baralgin yaptım.Babam şaşırdı!

“Kendine neden yaptın?”

“Benim de böbreğim sancılandı, ondan,” dedim.

“Derhal hastaneye dön,hemşirenin başını belaya sokma! Biz sana Filiz’i getiririz,” dedi.

Hastaneye geri döndüm.Hemşire:

“Çabuk döndün,” dedi. “Yoksa gitmişler mi?”

“Hayır,” dedim ve böbrek sancılarımızı anlattım.

“Gülsem miüzülsem mi bilemiyorum,” dedi.

Ameliyat yerimi kontrol etti, ilaçlarımı verdi, bana geri döndüğüm için teşekkür etti.

O gece geçmek bilmiyordu.Ara sıra tavandaki demir rayları sayıyordum, tam tamına 15 tane.Biraz sonra gözüm yine onlara takılıyor, bilinçaltım tekrar sayıyordu, yine 15 tane.O gece bana yıllar gibi uzun geldi.Sabah vizitesine doktor ve hemşire geldi, pansuman yapıldı. İçimden,inşallah taburcu eder, diye düşünürken;

“İki gün sonra taburcu edelim,” dedi.

Bu şansımı da kaybetmiştim.

O gün öğlenden sonra annem ve Filiz beni ziyarete geldiler.Sevinçle üzüntünün ruhumun arenasında çarpıştığı hislerle onlara sarıldım.Doya doya Filiz’in yüzüne baktım.Sanki ilk defa görüyordum.Yüzünün her hatlarını, mavi gözlerini,sağ gözündeki kahverengi beneğini resim çizer gibi gözlerim süzüyordu.Bir an olsun gözlerim yüzünden ayrılmak istemiyordu.Aramıza sekiz yüz elli km’lik bir 


uzaklık girmişti.Annem odadan çıktı, biz birbirimizi öptük, vedalaştık.Annem;

“Üzülme, gider görürsün,” dedi.

Onları yolcu ettim.Ben döndüm, ama gözlerim arkalarında kalmıştı.Bir an ilk mektubu kucağına attığım günü, Zeytinlik’teki ağacımızı ve İstanbul sokaklarını, geçirdiğimiz dört senelik serüvenimizi hatırladım.

Üçüncü sınıftaydık. O yaz beni Halil, Karaburun’a davet etti.Otobüsle İzmir’e geldim.İzmir’de Filiz’in teyzesi vardı, önce onlara uğradım.Akşam oldu, babacan tavırlarıyla Mete enişte geldi.Bana;

“Hoş geldin Tornistan Kaptan, seni tanıdığıma memnun oldum,” dedi.

Adım Tornistan Kaptan kaldı.

Evleri, Gözümoğlu Yazlık Sineması’nın yanındaydı.Balkondan tüm filmleri izliyorlardı.Akşam yemeği sinemaya bakan balkonda yenirdi.

“Gel bakalım Tornistan Kaptan, rakı içelim,” dedi.

Ezile büzüle yanına oturdum.O da eski askermiş.Yüzbaşı iken askerlikten ayrılmış. Eskişehir’de Emniyet Amirliği yapmış.Emekli olduktan sonra İzmir’e yerleşmiş.Sinema filmleri dağıtım işlerini yapan bir şirket kurmuş.Çok hoş sohbet bir adamdı. Rakı içme adabını ondan öğrendim.Rakı bittikten sonra şişeyi yatırırdı, bir müddet sonra şişede kalan kırk damla rakıyı bile affetmezdi.Cimriliğinden değil,rakıya saygısındandı.


Meliha teyze çok güzel, zarif bir bayandı.İki eli kanda olsa da Muhtar enişte gelmeden temiz elbisesini giyer,süslenir, rujunu sürer, onu karşılardı.Filize de bunu nasihat etmişti.Çok lezzetli yemekler ve mezeler yapardı.

Ertesi gün Basmane’den bir otobüse bindim. Kıvrımlı deniz koylarından, otobüsümüz kıvrıla kıvrıla Mordoğan’aHalillere getirdi beni.

Mordoğan; müthiş güzel turkuaz koyları, bembeyaz kumları olan bir yerdi.Turizmin hışmına uğramamış, bakir bir yerdi.Her yer doğal güzelliğinde, her yer buram buram Ege Denizi’nin gizemli güzelliklerini taşıyordu.Koylardan denize baktığın zaman, beyaz kumlu denizde yüzen Kefal balıklarını görebilirdin.Sanki akvaryumdu!

Halil, beni annesi ve babası ile tanıştırdı.Beni çok samimi bir şekilde karşıladılar.

“Hoş geldin,” dediler.

Akşam yemek vaktine kadar Halil ile etrafı gezdik.

“Yarın balığa çıkalım mı?” dedi.Ben:

“Sevinirim, balık tutmasını bilmem,bizim Kars’ta deniz yoktu, sen bana öğretirsin.” deyince gülüştük.

“O zaman erken yatalım, erken kalkacağız.”

Sahilde bir sandalları vardı, sandala bindik,kıyıdan biraz ileriye açıldık.Balıkçılıkta çok deneyimli olan arkadaşım,bana kefal tutacağımızı söyledi.Ben bu konuda hiçbir şey bilmiyordum.Bir saat içinde bir kova balık yakalamıştık.Balık nasıl avlanır ondan öğrenmiştim.


Ertesi gün Karaburun’u gezmeye gittik.Karaburun, el değmemiş bir kasaba görünümdeydi.İnsanlar sıcak, misafirperver ve mutluydular.Hafızamda hep bu resim kaldı.Şimdi nasıldır bilmiyorum.Gidip görürsem kafamdaki güzel resmin yok olacağını biliyorum.

İki üç gün daha kaldım.Balığa çıktık, güzel koylarda yüzdük,dağda bayırda dolaştık. Akşam yemekte:

“Bana müsaade, yarın İzmir’e oradan da İstanbul’a gidiyorum.Misafirperverliğinize teşekkür ederim,” dedim.

Kalmam için ısrar ettiler.Teşekkür ettim.Ertesi gün otobüsle İzmir’e geldim.

Eve geldiğimde annem:

“Filiz yirmi gün önce apandisit ameliyatı olmuş,” dedi.

Akşam Erzincan’a gitmek istediğimibelirterek babamdanbana permi almasını istedim.

“Olur evladım,” dedi.

İki gün sonra permim geldi.Doğu Ekspresi’ne kuşetli bir yer ayırttım, ver elini Erzincan.İçim içime sığmıyordu! Bir an evvel orda olmak istiyordum.Keşke Erzincan’a uçak olsaydı ya da trenin kanatları olsaydı.

Pendik’ten Doğu Ekspresi’ne bindim.İkinci mevki kompartımana girdiğimde yol arkadaşlarımla tanıştım.Evli bir çift, Erzurum’a gidiyordu.Pos bıyıklı, üstü başı düzgün bir amca Kars’a gidiyordu.İki delikanlı vardı benim yaşlarımda, Şefaatli’ye gidiyorlardı


Birde bayan bir yolcumuz vardı, oda Erzincan’a, subay oğlunun yanına gidiyordu.Tanıştık, kısa zamanda kaynaştık.Benim doğup büyümeye çalıştığım yerlerin, aynı kültürün insanlarıydı.

Yol boyunca herkes hayatından pasajlar anlatıyordu.Gençler, İstanbul’u gezmeye gelmişlerdi.Sirkeci’de ucuz bir otelde kalmışlar; bazen yaya, bazen otobüsle İstanbul’u gezmişlerdi. Hayranlıklarını anlata anlata bitiremiyorlardı. Ee, yıl 1964, İstanbul gelinlik kız gibi!Köşkler, korular, güzel Boğaz bütün ihtişamı ile büyülemiş gençleri.

Şimdi düşünüyorum da canım koruluklar beton binalarla dolmuş.Tepelere kadar evler… İstanbul’un gerdanlığı yok olmuş.Kalabalık, trafik,keşmekeş bir İstanbul!

Pos bıyıklı amca, bizi dinliyor,ama dinlemiyormuş gibi görünüyordu.Gözüm onun üstündeydi, bir ara gençlerin konuşmaları sırasında çaktırmadan tebessüm ettiğini izleyebildim.Evli çift, pek bizimle sohbet etmiyor, dinlemeyi tercih ediyorlar.

Sıra bana geldi galiba, yüzüme bakıyorlar, söyle bakalım, sen kimsin diye.

“Sarıkamış’ta doğdum,Kars’ta, Erzurum’da büyüdüm,şimdi İstanbul’da yaşıyorum.Deniz Kuvvetleri hesabına Askeri Tıp talebesiyim.Diş hekimliği tahsili yapıyorum,” dedim.

Karslı pos bıyıklı amca;

“Desene sen hepimizin hemşerisisin,ama en çok benim,” dedi.


Başladı beni sorgulamaya,Sarıkamış’ta kimlerdensin,Kars’ta akrabaların var mı?Dilimin döndüğü kadar anlattım.Kendisi Kars’ta yaşıyormuş, oradaki akrabalarımı tanıdı.Böylece amcada sohbetlerimize karışmış oldu.

Kuşetleri açtık, biz gençler üst katları seçtik, alt katları bayanlara bıraktık, orta katları da diğer arkadaşlarımıza verdik.

Herkes, uyumaya başladı, ama benim gözümü uyku tutmuyor.Hasretlimi düşünüyorum,mavi gözlümü düşünüyorum.Bu sabah çabuk geçse, gözümü açsam, orda olsam,kuş olup uçsam gibi düşünceler içinde ben de uyumuşum.

Sabah kalktığımızda Ankara yakınlarında bir yerdeydik.Yataklı vagona gittim, pos bıyıklı hemşerim de ordaydı.

“Gel yeğen, burada otur,” dedi.

Kırmak istemedim, masasına oturdum.

“Soframa hoş geldin, sen benim misafirimsin,ne arzu edersen iste,” dedi.

Bizim oraların âdetini bildiğim için kabul ettim.Beyaz peynir, sahanda yumurta, çay ısmarladım.

“Bana Murat Ağa derler Göle‘de hayvancılık yaparım,ama Kars’ta oturuyorum.Senin Faytoncu Yusuf Bey’i çok iyi tanırım.Yiğit, delikanlı adamdı.Şimdi biraz yaşlandı.Oğulları da faytoncudur.Birde otobüsleri var Doğa’nın, oda civan çocuktur.Seni tanıdığıma sevindim.Bizim Kars’ın çocukları maşallah başarılılar.Hepsi okuyorlar.Türkiye’nin her yerinde yaşıyorlar.” dedi.


Bir müddet sonra kalktık, vagonumuza döndük.Öğleye yakındı. Ankara’ya geldik.Uzaktan Ulu Atamız Atatürk’ün yattığı Anıt gözüküyordu.Bir tarih orada yatıyordu.Bir büyük komutan orada yatıyordu.Bir büyük deha orada yatıyor,bir büyük siyasetçi orada yatıyor!İçimden ruhuna Fatiha okudum.

Gün bir türlü geçmiyor!İçeri giriyorum, dışarı çıkıyorum, koridordaki camdan manzaraları seyrediyorum.

Bir ara gözüme trenden kömür çapağı kaçtı, onu çıkarmaya çalıştık,böylece yola devam ettik.Trende bir gece daha geçirecektik.“Allah’ım bu geceyi kısalt!” demek geldi içimden.

Tüneller başladı.Ben, kendimi oyalamak için tünelleri saymaya başladım.Bilmem kaçıncı tüneldi, uykuya yenik düştüm.Sabaha karşı kalktım, Kemah’a yakın bir yerdeydik.İçim sevinç doldu!Hadi güneş sende daha parlak doğ,içimi ısıt!Turnalar sizde haber verin, Cemil geliyor!

İki saat sonra Erzincan Garı’na girdik.Tren, istasyon garında durdu.Ayağımı perona attım, Tanrım nihayet gelmiştim! İstasyonda Filiz’in yüzde yüz beni karşılayacağından emindim.Ama yalnız kayınpederim Basri Bey vardı.Şaşırdım, bir şey söylemedim.Basri Bey, yüzümün asık olduğunu görünce;

“Filiz rahatsız.Ameliyat yeri iltihaplanmış,” dedi.

Çok üzüldüm.Bir an,‘onu doktora götüreyim,’ fikri içimden geçti.Bir taksiye bindik,1938 Erzincan 


depreminden sonra yapılan deprem evlerinde oturuyorlardı. Nihayet kavuşmuştuk.Filiz’in yüzünde acı vardı,biraz solmuştu,acılı bir tebessümle;

“Hoş geldin,” dedi.

Ertesi gün Erzincan Devlet Hastanesinde ameliyat yapan doktoru bulduk.Durumu anlattık.Benimde tıp mensubu olduğumu öğrenince;

“Merak etme genç tıbbiyeli, şimdi seninle ameliyathaneye gider pansuman yapar, belki yeniden dikeriz,” dedi.

Ameliyathaneye gittik.Filiz masaya yattı. Doktor, bana:

“Sen ayaklarını iyice sıkı sıkı tut, narkoza gerek yok, iki dikiş atarız,” dedi.

İçim acıdı;

“Şimdi sevgilimin canı yanacak,” dedim.

Biraz lokal uyuşturdu, yaranın etrafını kazıdı.Benim içim kazınıyor sanki! Filiz’in yüzündeki acıyı görüyordum.Tam dikiş atarken iğne kırıldı.Gözlerim karardı, başım döndü. Bayılmışım.Biraz sonra kendime geldim.İşimiz bitmişti.Babacan Doktor güldü;

“Onun yerine kendini koydun, canın yandı ve bayıldın, aşk böyle bir şey, haftaya dikiş aldırmaya gelirsiniz,” dedi.

Hava güzeldi,hafif rüzgâr vardı,insanın yüzünü okşayan.Filiz’le el ele tutuştuk;

“Biraz yürüyelim,” dedi.

“Ama yeni dikiş attık,yüzünde acı var!”


“Olsun, hemen eve gitmeyelim, seni çok özledim!”

Bir faytona bindik, bir an amcamı hatırladım. Filiz’e baktım, etrafı seyrediyor,elini sıktım, bana döndü:

“Bir haftadır içerdeyim, etrafı seyrediyordum, yakalandım, özür dilerim!”

Bir pastanenin önünde durduk.Faytondan canı acıyarak indi.Maksadımız pasta yemek değil, daha çok baş başa kalmaktı.Bir şeyler ısmarladık,çay içtik.Önümüzde bir iki yıl kalmıştı kavuşmamıza.Bu iki yılda okullarımızı bitirecektik.Sonra hemen evlenecektik.

“Gelinliğimi ben dikeceğim,” dedi.

Onu gelinlik içinde hayal etmeye başladım.Biryandan da dinliyordum:

“İkimizin ailesinin de düğün yapmak için ekonomileri uygun değil,” dedi, “Erzincan’da sade bir nikâh yaparız,Ankara’ya gideriz.”

Teklifi akıllıca.Bana da evet, demek düştü.

“Düğün masrafına eşyalarımızı alırız,” dedim.

O pastanede zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.İki saate yakın oturmuşuz.

“Geç kalmayalım,” dedi.

Hemen eve gittik, eve geldiğimizde;

“Nerede kaldınız?Merak ettik,” dediler.

Onlara olanı biteni anlattık.En komik olan benim bayılma hikâyemdi.Bir hayli benimle dalga geçtiler.

“Sen nasıl hekim olacaksın?” diyenler de oldu.


“Filiz’i çok seviyorum, acıyı içimde hissettim!” dedim.

O gece saat üçte yataklı vagonla İstanbul’a dönecektim.Filiz’e;

“Saati ikiye kur, treni kaçırmayalım,” dedim.

“Tamam, sen merak etme,” dedi.

Ama canım hiç ayrılmak istemiyordu.Fakültedeki dersler devam ediyordu, vize sınavımız vardı,gitmek mecburiyetindeydim.Saatin zili çaldı.Kalktım giyinecektim,kolumdaki saatime baktım, saat dört, tren çoktan gitmişti.Hepimiz şok olduk.

“Saati yanlış kurmuşum galiba, özür dilerim,” dedi Filiz.

Aslında bilerek yanlış kurmuş, bir gün daha beraber olmak istemiş.

Ertesi gün Basri Bey, yer bulmakta büyük zorluk çekti.Yataklı bulamadı, tekrar kuşetli vagondan yer bulmuş. Bu sefer saati Basri Bey kendisi kurdu. Böylece İstanbul’a dönebildim.

İstanbul’a geldim, ama aklım hep Erzincan’da kaldı.Derslerimiz bir hayli zorlaşmıştı.O zamanlar bazı derslerin kitapları yoktu.Dersleri kaçırmadan devam etmemiz gerekiyordu.Bir hafta okulu asmıştım.O haftaki derslerin notunu Halil’den aldım.

Üçüncü sınıfta artık kliniklere başlamıştık.Asistanların nezaretinde hasta bakıyorduk.Her iş bitiminde asistanlar karnemizi imzalıyorlardı.Tedavi kolaydı.Protez daha zordu.O zaman köprüler altından yapılıyordu.Döküm makinesi yoktu.Sapan denen 


bir aparat vardı. Altını erittikten sonra onu santrifüj gibi çeviriyorduk.Bazen döküm çıkmıyordu,bazen de altın etrafa dağılıyordu.Yerlerden toplamaya çalışıyorduk.Hasta bulmak kolay olmuyordu.Tam işi bitiriyordukki, Hoca tekrar ettiriyordu.

Bugünkü gibi modern aletlerimiz yoktu. Elektrik ile çalışan motoru hastanın kucağına koyar, diş keserdik.Bazen motor kaçak yapar hastayı rahatsız ederdi.Sulu olmadığından kemik kokuları çıkardı.Kız arkadaşlarımızın çoğu sapan çeviremezdi, bizlerden yardım isterlerdi.En çok Tülay ve Mine’ye yardım ederdim.Hocaların kapılarının üstünde profesör veya ordinaryüs profesörunvanları vardı.Ordinaryüs olanlar çok kaprisli idiler.Asistanların da onlardan kalır yeri yoktu.

Pendik’te diş hekimi Erol Demir’in yanına gittim.Kendimi tanıttım.

“Yaz tatilinde, boş zamanlarımda sizi izleyebilir miyim?” dedim.

Çok babacan bir hekimdi;

“Tabii ki olur, bu meslek usta çırak mesleği, ben, seni şu andan itibaren çıraklığa aldım,” dedi.

Çok sevinmiştim.O yıl ondan diş çekmeyi, dolgu yapmayı, diş kesimini, cerrahi çekimi öğrenmiştim.Dördüncü sınıfa donanımlı gidiyordum.Bu çalışmamın semeresini de gördüm.

Son sınıfta babama Deniz Kuvvetlerinden ayrılmak istediğimi söyledim;


“Sınıfta başarılı talebeyim.Okulda asistan kalıp kariyer yapmak istiyorum, Deniz Kuvvetlerine tazminatımı, çalışır, öderim,” dedim.

Babam;

“Evladım,Deniz Kuvvetleri sayesinde rahat okudun,askeriye baba ocağıdır, hıyanetlik yapma! Mecburi hizmetini bitir öyle ayrıl,” deyince;

“Peki babam,” dedim.

1965 yılında fakülteden mezun oldum.Artık Deniz Kuvvetlerinde teğmen rütbesi ile askeri hekim olmuştum.

Tekrar Kasımpaşa,Dikimevi’ne gittim.Bize yeni yazlık, kışlık kıyafetimizi,balo kıyafetlerimizi,kılıç ve tabancamızı ve seyahat bavullarımızı verdiler.Şapka işaretlerimizi kapalı çarşıda Kirkor Bey’in dükkânından alacağımızı söylediler.Elbiseleri ve tabancayı valizlere yerleştirdik,kılıçlarımızı elimize aldık.  Halil ile doğru Beylerbeyi’ne gittik.

Ertesi gün,Halil ile beraber Kapalıçarşı’ya gittik.Kirkor amcanın küçücük dükkanını bulduk.Deniz teğmeni rütbelerini ve şapka kokardını,şapka kılıflarını aldık.Beylerbeyi’ne geldik kıyafetlerimizinişaretlerini arkadaşların yardımı ile hazırladık.Artık bu kıyafetlerimizle dışarı çıkabilirdik.

Ertesi günü Dz. Tb. Teğmen kıyafetimi giydim.Aynanın önüne geçtim, şöyle bir kendime baktım. Genç, çiçeği burnunda bir Dz. Tabip Teğmen gördüm.“Vay be!Neredeydin,nerelere geldin?Bu bir kader miydi,hayatın bize çizdiği bir rol müydü?” sorusu kafamda canlandı.


Bana bu hayatı düzenleyen aileme, beni yetiştiren öğretmenlerime,bana destek olan arkadaşlarıma ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığına binlerce teşekkürü borç bildim.

Bu düşüncelerle Beylerbeyi Astsubay Okuluna veda ettim.Arkadaşlarla vedalaştım.Bir taksi ile Kartal’daki mütevazı evimize gittim.Annem beni görünce ilk tepkisi;

“Yarabbi, sana çok şükür, bugünleri bana gösterdin!” demek oldu.

Beni öpücük yağmuruna tuttu, şapkam başımdan düşene kadar öptü.Akşam babam işten döndü.Onun elini öptüm, sarıldı bana, tebrik etti:

“Allah yolunu açık etsin.Yuvanı kur, mesut yaşa,” diye dua etti.

“Sağ ol babam!” dedim. “Babacığım, bir fikrim var, yarın kısmetse Sarıkamış’a, doğduğum yere ve Recep öğretmenimin elini öpmeye gitmek istiyorum.On beş gün izinliyiz, sonra Ankara Gülhane Tıp Akademisine gideceğim,bir sene daha eğitim göreceğiz.Sonra birliklerimizde göreve başlayacağız,”

“Çok iyi edersin,senin hamurunu o yoğurdu,sağlıcakla git, elini öp,” dedi.

Ertesi gün Doğu Ekspresi yataklı vagonundan bir bilet aldım.Kuşetli vagondan, yataklı vagona terfi etmiştim.Bir buçuk günlük bir yolculuktan sonra Sarıkamış’a vardım.Recep Öğretmen’in evini buldum.Kapıyı çaldım. Kalbim heyecandan hızlı hızlı atıyordu.Kapı açıldı genç bir bayan kapıyı açtı;

“Buyurun, kimi aradınız?”


“Recep Öğretmen’imi görmeye geldim!”

“Buyurun, kendisi içeride, siz salonda oturun, ben çağırayım.”

Biraz sona Öğretmen’im içeri girdi,ayağa kalktım.Gözleri biraz zayıflamıştı galiba;

“Hocam, Ben Cemil Altay,Yeniköy İlkokulunda sizden feyzaldım.Diş hekimi oldum.İstanbul’dan elinizi öpmek için geldim.Seyyar Altay’ın oğluyum.”

Sarıldı bana, bende ona…

“Çok teşekkür ederim, beni duygulandırdın evlat.Bir öğretmene verilen en büyük hediye öğrencilerinin başarılı olmalarıdır.Beni çok mutlu ettin!”

Kapıyı açan genç bayan, kızı imiş.Tanıştırdı.

“Eşimi bir sene önce kaybettim,” dedi.

“Başın sağ olsun” dedim.

Çay içtik, sohbet ettik.Vedalaşıp ayrıldık.

 

GÜLHANE TIPAKADEMİSİ

Eylül sonu Gülhane Tıp Akademisi Diş Hekimliği bölümüne atandım.Böylece meslek hayatıma ilk adımımı atmış oldum.Akademide sabahları klinik, öğlenden sonra hızlandırılmış tıp eğitimi ve harp cerrahisi eğitimi alıyorduk.Haftada iki saat lisan dersi vardı.Dört kişiydik Fransızca okuyan.Fransızca hocası yoktu, bizi de İngilizce dersine gönderdiler.

İlk derste Hoca, Fransızca okuyan bir arkadaşımıza;

“Siz metni okur musunuz?” dedi. 


Arkadaşımız Türkçe okur gibi okudu İngilizce metni. Daha ikinci cümlesinde Hoca:

“Benimle dalgamı geçiyorsun?” dedi.

Laz oğlu espriyi patlattı:

“Hayır Hocam,İngilizce okuyorum!”

Hepimiz yerlere yattık.Hoca sınıfa çok kızdı.

“Bu ne maskaralık? diye bağırdı.Laz oğlu kalktı:

“Hocam, ben İngilizce bilmem. Fransızca bilirim,” dedi.Hoca iyice şaşırdı:

“Derste işin ne?”

“Bizi de size teslim ettiler, dört kişiyi.”

“Fransızca bilenler, el kaldırsın.” Kaldırdık.

“Tamam,” dedi.

Böylece İngilizce ile de tanışmış olduk.Sene sonundaFransızcadan direk geçtik.

Ben en çok çene cerrahisinde çalışıyordum.Çünkü okulda bize cerrahiyi yeteri kadar öğretmemişlerdi.En çok çene cerrahisine ve ortopediye takılıyordum. Ortopedi dersini Rahmetli Prof. Dr. Rıdvan Ege veriyordu.Çok güzel anlatıyordu.Söylediği her şey kafamıza mıh gibi çakılıyordu.Çene cerrahisini ise Prof. Dr. Cihat Abaoğlu anlatırdı.O da çok meşhur bir hocaydı. Bu iki hoca benim diş hekimliğime çok katkı veren hocalar oldu.

Sabahları önce askerleri muayene ve tedavi ederdik.En az 30 askerin dişini çekerdik.Onlar gittikten sonra rütbeli subaylar,astsubaylar ile eş ve çocuklarına bakardık.

Bir kış günü Deniz Kuvvetlerinde işim vardı.İşimi bitirdim.Hava buz gibi soğuktu.Taksi bekliyordum.


hiç gelen taksi yoktu.Bir araba halime acımış ki, önümde durdu.

“Gideceğiniz yere götürelim,” dediler.

Bunlar iki genç bayandı.

“Çok teşekkür ederim,Ordu Evine gidecektim,” dedim.

“Bu soğukta beklemeyin, buyurun,” dediler.Ben de bindim.Ordu evinin önüne geldik.

“Buyurun, sıcak bir şeyler içelim,” dedim.

“Olur,” dediler.

Orduevi’ne misafir ettim.Sohbet arasında diş hekimi olduğumu, Gülhane Hastanesi Diş Servisinde çalıştığımı söyledim.Dil Tarih Fakültesinde okuduklarını söylediler.Tekrar teşekkür edip uğurladım.

Ertesi gün Gülhane’ye geldiler, bizim dişlerimizi kontrol eder misin, diye.

Ben meseleyi anladım.Kırmadım, ikisini de muayene ettim.

“Dişleriniz ve diş etleriniz sağlam.Bir şeyiniz olsaydı seve seve bakardım.Bu karda kışta beni yolda bırakmadınız.Çok teşekkür ederim.Yakında evleneceğim,nikâhımız Erzincan’da olacak.Burada olsaydı sizleri davet eder, müstakbel eşimle tanıştırırdım.” dedi. Gülüştüler.

“Şimdiden tebrik ederiz,”deyip ayrıldılar.

Bir gün bizi Gölbaşı’ndaki Amerikalıların revirine götürdüler.Orada yarbay rütbesinde bir diş hekimi il tanıştık.Galiba üç diş hekimi vardı.Sordum:

“Günde kaç hasta bakıyorsunuz?”

“On-on iki,” dedi.Güldüm.


“Biz, otuz-kırk kadar,” dedik.Hayret etti.

“Yalnız öğleye kadar,” dedim, onlar;

“Olamaz!”deyince;

“Yarın saat dokuzda Gülhane’ye buyurun.” dedim.

Ertesi gün Yarbayı klinik şefimizin ofisinde çay içerken gördüm.Bizi izlemeye gelmiş.Her günkü şovumuza başladık.Askerleri sıraya dizdik,bir küvetin içinde cam şırıngaya çekilmiş 30-40 enjektörle hemşire geldi.Biz başladık askerlere novakain iğnesi yapmaya.Son askerden sonra ilk askerin dişini çekiyoruz.Kırılanları bekletiyoruz.Sonra kırılanlara cerrahi çekim yapıyoruz.Amerikalı yarbay bizi hayretle izledi.Ayrılırken bize;

“Siz ya sihirbazsınız yada diş hekimi değilsiniz,” dedi.

Gülhane Tıp Akademisi bizim için çok faydalı oldu.Elimiz bıçak tuttu. Birçok küçük cerrahi müdahaleleri ve çene kırıklarını tedavi etmeyi öğrendik.Büyük ameliyatlarda çeşitli bilgiler öğrendik ve tecrübeleredindik.Bir senede hızlandırılmış tıp eğitimi almış olduk.Kendimize büyük güven geldi.

İki üç ay sonra ben ve Muharrem arkadaşım, Aydınlıkevler’de dört odalı bir ev kiraladık. İkimizde talebe iken nişanlıydık.Evlenmeye ön adımımızı attık.İki oda onlara, iki oda bize olmak üzere bölüştük.Filiz’e gerekli nikah evraklarını gönderdim.Erzincan Nikah Memurluğundan gün almasını istedim.16 Aralık 1965 gününe, gün aldığını söyledi.Böylece evliliğe ilk adımımızı attık.


İki kişilik yatak ve somya almıştım.Açılır katlanır bir masa, dört adet sandalye, biraz mutfak malzemesi de almıştım.Nihayet dört ay kalacağımız bir yerdi burası.Fazla eşya almaya gerek yoktu.

Annem İstanbul’dan bana geldi.Ankara Garında, sabahın ayazında onu karşıladım.Bir taksiye binip eve gittik.

Dış kapıdan içeri adımını atınca bismillah, diyerek;

“Evin hayırlı uğurlu olsun,mutlu günler göresin,rızkınız bereketli olsun,” diye dua etti.

Ertesi gün annemi aldım, Tandoğan’daki Ordu Pazarına gittik.Anneme bir manto ve eşarp aldım,çok sevindi.:

“Kesene bereket, evlat mürüvveti görüyorum,” dedi.

Eve emayeli bir kömür sobası ve borularını,Bünyan bir halı ve annemin eksik gördüğü mutfak eşyalarını aldık.Param yoktu,Ordu Pazarının verdiği kredi ile almıştık.

Ertesi gün Doğu Ekspresi ile Erzincan’a gittik.Bizi kayınpederim Basri Bey ve Filiz karşıladı.

Sevgili kayınvalidem MuzafferHanım, bir hafta evvelden nikah hazırlıklarına başlamış,bizim için çeşitli yemekler yapmıştı.O akşam yedik içtik ve odalarımıza çekildik.İçimde tuhaf bir his vardı.Bir yanım sevinirken diğer yanım üzülüyordu.Seviniyordum, sevgilime kavuşmuştum.Üzgündüm, ona layık bir evlilik şöleni yapamamıştım.Böyle günde babam yanımda olmamıştı.Bunları düşünerek sabahladım.


Sabah uyanınca kendi kendime dedim ki,“Biz az gelirli, çok çocuklu iki ailenin çocuklarıyız.Babalarımız belirli bir maaşla bize baktı, okuttu ve bugünlere getirdi.Bundan sonra biz, ayaklarımızın üstünde durmalıyız.Onlara sitem etmeye gerek yok.Sade nikâhımızı kıyarız,yuvamızı kurarız.”

Sabah kalktım, pencereden dışarı bakmak istedim, cam buz tutmuş, dışarı gözükmüyordu.Tırnağımla biraz kazıdım, hava güneşli gözüküyordu.Üstümü giydim,içim içime sığmıyordu.Kendimi bir an için sokağa atmak oldu.Sabah ayazında her taraf buz, yer takır takır.Bir iki adım attım,ileride bir köpek havlıyordu, aldırış etmedim.Çatılar buz sarkıtları ile donanmıştı.Mümkün olduğu kadar uzak durdum.Evet, ben Doğu Anadolu’da büyümüştüm.Bir an çocukluğumu hatırladım.Anam babam tembih etmişti, çatıların altından gitmeyin, buz başınıza düşer, diye.Ellerim üşümeye başladı, burnumun ucu ve kulaklarımda…Fazla yürümeden eve döndüm.

Kuzine yanmış, çaydanlıktan buharlar çıkıyordu.Filiz ve kayınvalidem kahvaltı hazırlıyorlardı.Rica ettim, kuzinenin fırınına patates attırdım.Çocukluktan bu yana yememiştim.

“Çok severim,” dedim.

Muzaffer Hanım;

“Üşümüşsün, sobaya yakın otur,bir bardak çay vereyim, için de ısınsın,” dedi.

İkinci bir annenin şefkatini içimde hissettim.Sandalyeyi kuzineye yaklaştırdım, çayımı yudumlamaya 


başladım.Herkes,yavaş yavaş kalktı, kahvaltımızı yaptık.Tabii ki, ben fırında közlenmiş patatesimi büyük bir zevkle yedim.

Kahvaltı sonrası herkeste bir telaş başladı.Nikâhta giyilecek elbiseler ütülendi.Hanımlar Filiz’i kuaföre götürdü.Bende Basri Bey’le tavla partisine katıldım.Tavlada çok iddialı oynardı,yenilince üzülürdü.Bizim bu tavla partimiz rahmetli ölünceye kadar sürdü.

Öğleden sonra elbiselerimizi giydik,arabaya bindik.Erzincan NikâhDairesinin yolunu tuttuk.Filiz çok heyecanlıydı.Koluma girdi, merdivenleri çıktık. Rahmetli annem çok keyifliydi,oğluna eş, kendine gelin alıyordu.Sık sık bize bakıyordu, mutlu olduğunu belirten tebessümü yüzünde yakalıyordum.Salona girdik, kayınvalidemin komşuları ve ailemiz vardı.Mütevazı bir nikâhtan sonra karı koca olduğumuz ilan edildi.İmzalar atıldı.Geldiğimiz gibi eve geri döndük.

Akşam yenildi içildi, aile arasında eğlenildi.Gece yarısı Doğu Ekspresi’ne bindik.Hava çok soğuktu, camı açıp el sallamadan, Ankara’nın yolunu tuttuk.Yolda birbirimizle sohbet ettik.Bazen beraber koridora çıkıyor, camdan karları seyrediyorduk. Her yer bembeyazdı,ara sıra bir iki ağaç görüyorduk.Nikâhlandığımız günün ilk gecesinde,bu trenin koridorunda, ancak el ele tutuşarak beraber olabiliyorduk.Filiz’le geleceğimiz ve evimiz hakkında söyleşiyorduk. Öğle üzeri Ankara’ya vardık.Hava güneşli 


ve ayazdı.Bagajdan eşyalarımızı indirdik.Bir araba kiraladım. Aydınlık Evler’deki evimize gittik.

Evimiz dört odalı bir evdi.Karacı arkadaşım Muharrem’le beraber tutmuştuk.İki odası onun, iki odası bizimdi.Mutfak, banyo müşterek.O da yeni evlenmişti.İki taze gelin böylece ortak bir evde oturmuş oldular.Üç ay için böyle bir formül bulmuştuk.

ANNEM

Annem, siyah saçlı, kumral tenli, sevecen ve fedakâr bir kadındı. Çalışmaktan hiç yılmazdı.Evin odununu o kırardı,suyunu biz küçükken o taşırdı. Sobayı o yakardı.Ekmeği tandırda o pişirirdi.Yemeğimizi gaz ocağında o yapardı.Hasta olursak en iyi, en güzel hemşire annemizdi.

Annemin mide rahatsızlığı vardı.Yıllardır hazımsızlık ve mide ağrısı çekiyordu.Doktora gittiğinde çeşitli mide ilaçları ve sindirim ilaçları veriliyordu.Tanı olarak mide ülseri, deniliyordu.Hazır buraya gelmişken Gülhane Hastanesinde check-up yaptırayım, dedim.

Bütün tahlilleri, hatta mide özsuyu tahlili yapıldı.Kalp,akciğer filmleri çekildi.Mide filmi çekildi. Yapılan bu tahlillerden sonra, midede ülser var, denildi.

“Ameliyat var mı?” dedim.Hoca:

“Gerek yok, ilaç ve perhizle geçer,” dedi.

İlaçlarını aldım.Ertesi gün İstanbul’a yolcu ettim.Giderken bize mutluluklar diledi, bana sarıldı:


“Bana çok iyi baktırdın oğlum, çok teşekkür ederim. Ömrün uzun olsun. Allah sizleri kötülükten korusun,” dedi.

İçimden,uzun zamandır bu hastalığı çekmesinden dolayı,keşke ameliyat olsaydı, dedim.

Üç ay sonra ben İstanbul Boğaz Komutanlığına, Muharrem de Trabzon Askeri Hastanesine tayin olduk.Bu arada küçük kardeşim Canip ortaokula gidiyordu.Onu yanımıza aldık, Aydınlıkevler Ortaokuluna kaydettirdik.

Ankara’da günlerimiz çok keyifli geçti.Sinemaya, tiyatroya gidiyorduk.Ulus’taki Akman Bozacısına abone olmuştuk.Her çıktığımızda içerdik.Kızılay’da Piknik Büfe vardı, orada yemek yerdik.Gençlik Parkı’nda Türk sanat müziği konserlerine giderdik.

Bir gece tiyatroya gitmiştik, Zeki Müren’le karşılaştık.Tesadüf yanımızda oturuyordu.Saygı ve sevgi duyulan bu sanatçının yanında olmaktan çok mutlu olmuştuk.Tabii, tiyatro olduğu için fazla sohbet edememiştik.

Gülhane Akademisinde stajımız bitince, birliklerimize hemen katılmadık.Üç ay sahra sıhhi eğitim kursu için İzmir Narıldere’deki kampa gitmemiz gerekiyordu.Filiz 6 aylık hamileydi.Onu da beraber götürdüm.İzmir’de büyük teyzesi Melek Hanım ve Muhtar eniştenin evine misafir olduk.

Arkadaşlar, Narlıdere’de çadırlarda kalıyorlardı.Ben özel izin ile akşamları İzmir’e gidiyordum.

Akşamleyin evde büyük mutfak telaşı olurdu. Muhtar enişte gelene kadar bütün mezeler hazırlanırdı


.Sarımsaklı, yoğurtlu patlıcan kızartma baş mezeydi.Arapsaçı salatası,çoban salatası, radika eksik olmazdı.

Evin balkonu, yazlık Gözümoğlu Sineması’na bakardı.Balkondan locada gibi filmleri seyrederdik.Bir yandan da demlenirdik.Muhtar enişte görmüş geçirmiş bir kişiydi.Jandarma Kuvvetlerinde zabitlik,Afganistan’da görev,Eskişehir’de Emniyet Genel Müdürlüğü yapmıştı.Çok hoş sohbetti.Onun masasında olmak büyük bir onurdu.Çok güzel sohbetler yapardı.Benim adım,Tornistan Kaptan’dı.Evde soğuk su ve buz temini bana aitti.

Bir sabah hava çok yağışlıydı.Karacı teğmen talim elbiselerimi giydim.Narlıdere minibüsüne bindim,inerken ayağım takıldı, düştüm.Üstüm biraz çamur olmuştu, önemsemedim.Arkadaşların yanına, çadıra geldiğimde büyük bir telaşla karşılaştım.Sahra hastanelerini kurmaya çalışıyorlardı.Bölük komutanımız:

“Gel bakalım Cemil Teğmen, diş servisini kur.Genel Kurmay Başkanı Cemal Tural bugün teftişe geliyor,” dedi.

Telaşın sebebini böylece anlamış oldum.Çadıra girdim. 60 numaralı diş servisi kutusunu açtım, servisi kurdum.

Şimdi biraz Cemal Tural’dan bahsetmek istiyorum.Gelmiş geçmiş en sert Genel Kurmay Başkanı olarak anılıyordu.Kızdığı zaman gözü bir şey görmezmiş.Hatta Kızılay caddesinde gezerken bir subayın yanlışını görürse; “Dön arkanı,” der, sürgüne 


göndereceği yeri tebeşirle yazarmış.Herkes çok korkuyordu.

Bölük komutanımız,hepimizi tabura çağırdı.Gelecek olan komutanımızın çok dikkatli olduğunu ve çok acımasız olduğunu belirtti.Bir hata yapmamamızı tembih ettikten sonra:

“Herkes çadırında, servisinin başında olacak,” dedi.

Çadırlara servislerimizin başına gittik, beklemeye başladık.

Biraz sonra Cemal Tural’ın eskortu görününce acilen bir emir geldi.

“Herkes tabura!”

Çadırlardan çıktık, tabura dizildik.Cemal Tural, etrafında teftiş heyeti, bütün ihtişamı ile nizamiye’den içeri girdi:

“Merhaba asker!” dedi.Çok kuvvetli bir, sağol, çektik.

Önümüzden geçerken hepimizi tek tek izliyordu.Sıra benim önüme gelince;

“Teğmen, bir adım ileri çık!” dedi.

İçimden,‘Yandım!’ dedim.

“Emredersiniz komutanım!” dedim ve bir adım ileri çıkıp esas vaziyette durdum.

Galiba elbisemi kirli gördü,kim bilir ne ceza verecek, diye düşünürken;

“Arkadaşlar,” dedi.“ Bir bu teğmen nizami, geriniz gayri nizami.”

Başta ben olmak üzere herkes şaşırdı.Servislerimizi teftiş edip gitti.


Herkes bani süzmeye başladı;

“Senin bizden ne farkın var?” dediler.

“Bende bilmiyorum, elbisem çamurlu, galiba ondan,” diyerek güldüm.Halil Teğmen:

“Ödün bokuna karıştı, korkudan altına işeyeceksin zannettim,” deyince tekrar gülüştük.

Sonra onlar, beni incelemeye aldılar.Bendeki fark apoletimin düğmesiydi.Herkeste kopça, bende sarı düğmeydi.Ben bunu bilerek yapmamıştım.Denizciydim, askeri işaretler satan dükkâna gittim, karacı teğmen malzemelerini istedim.Onların içinde 2 sarı düğme fazla geldi.Bende apolet düğmeleridir diye eskisiyle değiştirdim.Hepsi bu.

Bu teftişten bir ders çıkarmıştım.Teftişler bilgi, beceri için değil,temizlik görüntü ve şekilcilik için yapılıyor.Bu kulağıma küpe olmuştu.Bakın bu küpe nerede işime yaradı, anlatayım: İskenderun Deniz Hastanesinde yüzbaşı rütbesinde klinik şefiydim.Deniz Kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacan teftişe gelecekti.Bir gün evvel Baştabip bizi tabura çağırdı:

“Yarın her yer pırıl pırıl olacak.Bir soru sorulunca her şeyin iyi olduğunu söyleyin vs.” dedi

Ertesi gün teftiş başladı.Taburda karşıladık.Hepimizin elini sıktı Komutan, arkasında bir sürü albay var.Hepimizin kılık kıyafetini incelediğini seziyorduk.Sonra kliniklere dağıldık, bekliyoruz.Kayacan amiral ve albaylar bizim kliniğe girdiler.

“Dikkat!” dedim, selam verdik.


Teftişe başladılar.Sağa sola bakarken bir albay dolabın üstünde toz var mı diye parmağını gezdirdi. Benim o anda kafamda şimşekler çaktı:

“Sayın albayım, teftiş yokken de orası her gün silinir.Siz gelince üç defa sildirdim.Ben sizin bana kaç hasta baktığımızı, kaç protez yaptığımızı, cihazların ve aletlerin yetip yetmeyeceğini soracaksınız zannetmiştim,” dedim.

Başta Başhekim’imiz ve herkes bana baktı,ortalık bir an sesiz kaldı.Kayacan Amiral:

“Yüzbaşı’m haklı, sorun bakalım kendisine ne lazım.”

Ünitelerimizin bozuk ve yetersiz olduğunu söyledim.

“Buraya Amerika’dan gelen yeni ünitenin birini gönderin,” dedi.

Cemal Tural bana burada yaramıştı.

Nerde kalmıştık, İzmir Narlıdere’de üç aylık sahra eğitimimiz bitmişti.Sınavlara girdikten sonra birliklerimize dönecektik.Sınavlara girdik, hepsinden geçtim.Tek askerlik sınavı kalmıştı; silah omuza, esas duruş vs.Ben komutana çıktım:

“Efendim, eşim doğum yapmak üzere, askerlik sınavı kaldı.Bir an evvel gitmeliyim.Siz müsaade edermisiniz?”

Komutanımız Kadın Doğum Prof. Halit Kamgözendi;

“Ben, askerlik hocasına söylerim,gidebilirsin,” dedi.


Ertesi gün otobüsle İstanbul’a geldik, henüz eşyalarımızı Anadolu Kavşağı’nataşımamıştım. Bizim Kartal’daki eve geldik. Daha kapıdan içeri girmiştim ki, arkadaşlarımdan bir telefon geldi.

“Askerlik dersinden ikmale kaldın.İki gün sonra sınava gel,” mesajını aldım.Ben mi yanlış yapmıştım,komutan mı unutmuştu.Tekrar İzmir’e gittim.Sınava girdim.Rahat, hazır ol,tüfek omuza,esas duruş…

Sınav bitti, geçtim.Mantık aradım, kediler kapmıştı.Tekrar otobüse binip İstanbul’a geldim.

 

YENİ BİR HAYATA BAŞLIYORUZ

Anadolu Kavağı, İstanbulBoğazı’nın son inci tanesi!966’larda tipik bir balıkçı köyü.O yıllarda halka açılmamış ve tahrip edilmemiş bir mücevher.İnsanları sımsıcak, samimi,doğası bozulmamış, güzel bir balıkçı köyü.

Üst Komutanlığına geldim. Kırk yataklı revire geldim.İki katlı bir binaydı.Baş Hekim Tabip Binbaşı Kayhan Atbiner’di. Kendisini ziyaret ettim.Göreve başlayacağımı söyledim.

“On beş gün meyil müddetin var, kullanmayacak mısın?”diye sordu.

“Kullanmayacağım komutanım.Birara evimi taşırım.” dedim.

Bana şimdilik lojman tahsisi yapamıyorlardı.Köyde iki yatak odalı bir ev kiraladım.Pendik’ten 


eşyalarımı taşıdım.Böylece ilk defa bana ait bir yuvam oldu.Tanrı’ya şükürler ettim.

Evi yerleştirdik. Filiz’in karnı burnunda,mümkün olduğunca ona iş yaptırmadım.Akşam evimizde uyuduk.Öğleye doğru;

“Beni Kasımpaşa Deniz Hastanesine götür, doğum sancılarım başladı,” dedi.

Revirdeki ebeyle beraber ambulansa bindik. Üsküdar’a geldik.Arabalı vapur, bir saat sonra kalkar, dediler. Hemşireye sordum:

“Bekleyebiliriz,” dedi.

Hepimize sosisli sandviç ve ayran aldık, beklemeye başladık.Arabalı vapur geldi, ambulansla Kabataş’a, oradan da KasımpaşaHastanesine gittik.Kadın doğum kliniğine yatırdım.

Dr. Alb. Oktay Cumhur Akkent muayene etti.

“Doğumu çok yakın, bugün yarın baba olacaksın,” dedi.

28 Kasım 1966 günü, saat 23’te kızım Yeşim dünyaya geldi.Artık üç kişilik bir aile olduk.Yeşim’e hemen bir bebek karyolası aldımve kurdum.Sonra hastaneden anne ve kızı aldım, evimize geldik.

Evimizin arkası dağa dayalı tipik köy eviydi. Geçici olarak burada idare edecektik. Sonra lojmana çıkacaktık.Ertesi gün yatak odasında bir akrep gördük.Ya çocuğu sokarsa diye korkmaya başladık.Köylülere sorduk:

“O evde akrep her zaman olur, çocuk için tedbir sorarsanız, karyolanın ayaklarına su dolu taslar koyun, çıkamazlar,” dediler.


Hemen karyolasının ayaklarının altına su dolu taslar koyduk.Kendimizi nasıl koruyacaktık?Dikkatli olmamız ve evde akrep serumu bulundurmamız gerektiğine karar verdik.Bir sabah uyandım, tıraş oldum.Eşim yatakları topluyordu, birden çığlık attı.Benim yastığı kaldırınca altından akrep çıkmıştı.

“Ben bu evde kalamam, lütfen yeni ev bul!”

Anadolu Kavağı Sit Alanı.Yeni evler yapılmıyor,kiralık ev bulmak çok zor.

“Ararım,” deyip işe gittim.

Kısa zamanda çok iyi akrep avcısı olduk.

Bu arada annemin mide ağrıları fazlalaşmaya başladı.Sık sık doktora gitmeye başladı,onu Deniz Hastanesine götürdüm.Boğazında sol çene altında lenf büyümesi gördüm. Ağzını muayene ettim, dişten kaynaklanmıyordu. Göğüs hastalıkları uzmanı Deniz Binbaşı Dr. İzzet Barış’a gösterdim.

“Bu bezeyi beğenmedim, biyopsi yapmalıyız,” dedi.

Müsaade ettim biyopsi yapıldı maalesef kanser çıktı.

Daha 46 yaşında, dünya başıma yıkıldı! Fedakâr,cefakâr ve sıkıntılar içinde yaşamış olan anam bizi bırakıp gidecek miydi? Tabii ki, lenf bezi kanseri metastazdı, asıl kaynak neredeydi? Midede Ca çıktı.Kahroldum!Bir sene evvel Gülhane Tıp Akademisi bunu nasıl atlamıştı? Kadere inanmaya başladım.Doktorlar konsültasyondan sonra vücuda yayılmış, ameliyata gerek görmüyoruz, diye ilaçları yazıp eve gönderdiler.


Kartal’daki evimize gittik.Kanser olduğunu anneme söylemedim.

“Midende ülser varmış,” dedim.

Bana inanmış gibi göründü,ama yüzünde soru işareti asılıydı.

Akşama babam geldi.Annem mutfaktayken her şeyi anlattım.Babam çöktü!

“Oğlum yok mu çaresi?” dedi.

“Baba, üniversiteden Prof. Tarık Minkari’yi konsültasyona çağırdılar.Hoca, bu konuda ülkemizde ve yurt dışında isim yapmış bir hoca.Hekim annesi diye kırmadı, geldi.Bu vakaya ameliyat gerekmez dedi.”

“Ne yapmalıyız peki?” dedi.

“Ona ben bakacağım,ancak lojmanı yakında verecekler, o zamana kadar evde kalsın.Çocuklar baksınlar,” dedim.

Bir iki hafta sonra bize lojman tahsis ettiler.Eşim havalara uçtu,akrepli evden kurtuluyorduk.Hemen anahtarı aldım, evin içini görmeye gittik.İki katlı Boğaz manzaralı bir binaydı.Bize ikinci kattan köşe daireyi vermişlerdi.

Kapıyı açtım, salona gittim.Boğaz Sarıyer’den Kireçburnu’na kadar ayaklar altınaydı. Duvarlar ve tavan boya istiyordu.Boyaları aldım, bir boyacı ile anlaştım.İki gündeboyadı.Boyadan sonra Filiz’i götürdüm, bayıldı,boynuma sarıldı, öptü.Bir gün içinde kış falan dinlemeden taşındık.İkinci gün:

“Annemi ve çocukları buraya getir.Kadın, son günlerinde mutfakla filan uğraşmasın, ben ona bakarım,” dedi.


Çok mutlu oldum, ben ona söylemeden o bana teklif etmişti.

Annemi eve bıraktım.Kardeşlerimi Sarıyer Ortaokulu ve lisesine yazdırdım.Böylece genç yaşta altı nüfuslu bir aile olduk.Bir teğmen maaşı ile bu işin yürümeyeceğini düşündüm. Saat 17’den sonra Sarıyer’de bir poliklinikte iş buldum.Akşam yirmiye kadar çalışıyor, karşılığında bir maaş kadar para alıyordum.Böylece mali sorunumu çözdüm.Kız kardeşim Nurhayat Çamlıca Kız Lisesinde ücretsiz yatılı okuyordu.Hafta sonu o ve babam bize geliyordu.

Gün geçtikçe Yeşim büyüyor, annem kötüleşiyordu.Annemara sıra Yeşim’i seviyor,Allah’a şükrediyordu.

“Oğlumun balasını gördüm, ne mutlu bana!” diyordu.

Bazen de pencereden,Boğaz’da gelip geçen gemilere bakıyor, öylece dalıp gidiyordu! Çok güçlü ağrı kesiciler veriyorduk.Yurt dışında pilotlar aracılığı ile kanser ilacı getirttim.Artık ağızdan gıda alamıyordu.Pasaj kapanmıştı.Nisan ayının ikinci haftası iyice ağırlaştı.Tekrar Deniz Hastanesine yatırdım.Tekrar konsültasyon yapıldı.Pasajı açalım mı açmayalım mı diyeheyete beni çağırdılar:

“Annenin durumu kritik,pasajı açmak için palyatif ameliyat yapacağız.Ameliyattan çıkmayabilir.Kararı sana bırakıyoruz!”

Düşündüm!

“Zaten annemi kaybediyorum, ölene kadar bari rahat etsin,ameliyatı yapalım,” dedim.


Ameliyat başarılı geçti, pasaj açıldı.Ağızdan beslenmeye başladı.Biraz düzelir gibi oldu.Bir hafta sonra annemi kaybettik!

Evdeki kardeşlerime bir şey söylemedim.Onların psikolojileri bozulmasın, dedim.Ama yanlış yapmışım.Ömür boyu benden bunun hesabını sordular.

Eyüp Sultan Mezarlığı’nda defnettik.Cenaze namazı kılınana kadar çok metindim.Cenaze namazında Hoca:

“Hakkınızı helal edin,”deyince dayanamadım.Ben ona daha yeni hizmet edecektim,benim onda ne hakkım olabilir ki…Başladım ağlamaya!

 

ANAM

Anam

Garip anam

Ağzı var dili yok anam

Başörtüsü var başı yok anam

Cahil anam ırgat anam

Gözü ile gören gözü ile öğrenen anam

 

Anadolu’nun bağrında

Bir taş bir sopa bir balta gibi

Yani bir eşya gibi

İtilip kalkılan anam

Seni öyle özledim ki bilemezsin

Benim kavruk anam

Benimyanık anam

Benim anaç doğurgan anam


Benim ciğerli yürekli anam

Okumamış yazmamış

Hesapta bilmemiş anam

Köy çocuğundan tavuk alırken

Nasılda pazarlık yapmıştın

Kırk kuruş çoktur elli kuruş olsun diyen anam

 

Seni Anadolu’nun saflığında

Seni geri kalmışlığın kucağında

Seni aha şuracıkta başucumda

Öyle özledim ki bilemezsin

 

Gelin oldun el pençedivan durdun

Herkesi yatırdıktan sonra

Sen de biraz uyurdun

Sabahın isli şafağından

Akşamın karanlığına dek

Savruldun durdun

Şurası ahır şurası mutfak

Şurası tarla şurası tezek

Şurası tahta tekne şurası ekmek

Şurası orman şurası odun

Şurası yatak şurası ebe

Savruldun durdun

Benim garip anam

Benim mahcup anam

 

Hiç bilmedin insan haklarını

Hiç bilmedin kadın haklarını

Hiç bilmedin doğum haplarını


Hiç bilmedin kadınlığını

Ve de insanlığını

Evrenin bir parçası gibi

Gördün kendini

Devindin durdun

Onun için halinden hiç şikâyet etmedin

Benim garip anam

Benim cahil bırakılmış anam

Benim çilekeş anam

 

Bilmedin bilemedin

Bildirmediler

Seni durmadan sömürdüler

Ağzına yaşmak verip susturdular

Günah dediler

Ayıp dediler

Töre dediler

Eksik etek dediler

Kadın dediler

Avrat dediler

Saçı uzun aklı kısa dediler

Seni gri kalmışlığın sonsuzluğunda

İnsanlıktan sildiler

Şimdi kırkaltı yaşında

Mezarındasın

Ancak huzura kavuştun

Ancak dinleneceksin

Seni şu mezar taşının başucunda

Hep özleyeceğim

Ve Anadolu’nun analarına


Bu şiirimi ithaf edeceğim

 

Annem öldükten sonra babam yalnız kaldı.Bu sefer ona acımaya başladım.Evde tek başına kalmıştı.Ne yer ne içerdi? Eve kim bakardı,üstünü başını kim yıkardı?Bu soruların cevabı babamın yeniden evlenmesi anlamına geliyordu.Sultanbeyli’de oturan ablama sordum, ne yapalım abla, diye.

“Sen merak etme, ben ona layık birini bulurum,” dedi.

Tuzladan babama uygun bir eş buldu, evlendirdik.Bu meseleyi de böyle çözdük.Kardeşlerimi geri göndermedim.Artık onların anası babası bendim.

 

ANADOLU KAVAĞI HATIRALARIM

Sabahları önce askerlere bakıyordum,öğlenden sonra subay ve eşlerine.Aciller hariç, hastalarımı öyle alıştırdım.Bize tahsis edilmiş hemşire yoktu,tahsilli erlerden açıkgöz olanları yanıma aldım.Onları yetiştirirdim.Protezhanemiz yoktu, protezhane yaptım.Deniz Kuvvetleri er seçme kurulundan protez teknisyeni istedim.Altı ay sonra protez yapmaya başladık.

O sene Kıbrıs Harekâtı başlayacaktı.Birlikler güneye kaydırıldı.Bizim revirde Dr.Dz. Tabip Binbaşı Kayhan Atbiner başhekimimiz. Yedek subay Dr. Doç.Bülent Berkarda, birde üsteğmenken kaza geçiren ve ayakları tutmayan, oturduğu yerde hastaya bakan Doğan Baba lakabıyla Doğan Işıksaçan vardı


Bizim revirden BinbaşıBaş hekimimiz Kayhan Atbiner ve Yedek Subay Tabip Doç. Dr. Bülent Berkarda’yı Mersin’e gönderdiler. Revirde rütbeli hekim ben ve sivil Doğan Baba kaldık.

Amiral beni makamına çağırdı:

“Başhekim’in yerine ve bütün hastalara sen bakacaksın. Doğan Bey askerlere baksın,” dedi.

Kendilerinden yazılı emir istedim.

“Gönderirim,” dedi.

Bu konuşmasından bir iki saat sonra topçu taburundan bir er, dördüncü kattan atlamış, ambulans istediler.

Gönderdim, hasta geldiğinde şuuru açıktı, röntgen çektirdim. Bacaklarında parçalı kırıklar,kafasında, yüzünde cam kesiklerinden meydana gelmiş kesikler vardı.İlk yardımı yaptım,kırıkları atele aldım,kesikleri diktim. Kasımpaşa Deniz Hastanesine gönderdim.Hastanede tesadüf, Opr.Dr. Alb. Cemil Bey nöbetçi hekimmiş.Annemi ameliyat eden ve beni apandisitten ameliyat eden doktor.“Bu hastaya ilk müdahaleyi hangi doktor yaptı?” diye personelime sormuş.Oda“Diş Hekimi Cemil Altay Üsteğmen’im,” demiş. “Peki, selam söyleyin,” demiş.

Ertesi gün meşhur Udi Kadri Şençalar’a ölçü alacaktım.Kızı bir yüzbaşı ile evli idi.Tam ölçü alacağım ki, telefon çaldı. Emir subayı:

“Amiralim, sizi makama çağırıyor, acele gelin,” dedi.

Kadri Bey’e durumu anlattım:


“Üzülme ben de postaneye iki mektup pullarım,” dedi.

Ben telaşla gidiyorum!Bir yandan da acaba niçin çağırıyor, dünkü askere bir şey mi oldu… gibi sorular aklımdan geçiyor. Nefes nefese merdivenleri çıktım,emir subayı:

“Geldiğini haber vereyim,” dedi,çıktı.

“Buyurun Üsteğmen’im.”

Kapıyı vurup içeri girdim.Selam verdim.

“Gel bakalımÜsteğmen’im, dün sen neler yapmışsın?”

“Komutanım, asker öldü mü?” dedim.

“Hayır, asker sayende çok iyi.Çok iyi iş başarmışsın.Cemil Albay aradı,‘O üsteğmeni çağır, gözlerinden öp,’ dedi.”

Beni tebrik etti.

“Sana yazılı emir vermeyeceğim.Sana güvenim tam.Bir şey olursa mesuliyeti üstüme alıyorum.İyi mesailer.”

“Sağ olun,” deyip selam verdim, dışarı çıktım.

Revire geldim, Kadri Şençalar gelmemişti.Biraz sonra geldi.Koltuğa oturttum, ağzı şarap kokuyor.

“Üstat, bu ne?Şarap içmişsin!”

“Sana dedik ya,iki mektup pullayıp geldik!”

Güle güle öldüm.

Dr.Doğan Işıksaçan Üsteğmen iken bir kaza geçirmiş.Omuriliği zedelenmiş,ayakları tutmaz olmuş.Deniz Kuvvetleri de bu evladını sivil hekim kadrosunda bizim revire vermiş.Oturduğu yerde hasta baksın, diye.Kendine revirde bir oda tahsis 


edilmiş.Orada kalıyor.Askerler hizmet ediyor.Babacan,esprili.Hayattan kopmamış.Adını Doğan Baba koymuşlar.

O zamanlarda manyetolu telefonlar kullanılırdı.Postane santralı, istediğimiz numarayı bağlardı.Doğan Baba gece canı sıkılınca İzmir’deki akrabalarına, tanıdıklarına telefon edermiş.Böylece Beykoz’daki santralci kızla ahbap olmuşlar.Bir süre sonra kıza âşık olmuş.Kız randevu üstüne randevu istemiş. Doğan Baba ertelemiş.En sonunda telefon açmış:

“Ben ve arkadaşım Nazlı seni ve bir arkadaşını Taksim Baylan Pastanesinde sat 14’te bekliyoruz.”

Doğan Baba, bana bu meseleyi açtı.Benim yerime sen git yanına. Yılmaz Üsteğmeni al, paralar benden, kibarca meseleyi anlatın,” dedi.

Yılmaz Üsteğmen’le biz giyindik kuşandık, Baylan Pastanesine saat tam 14’te gittik.Etrafa göz attık,santralci kızları göremedik.Bir masada çok şık iki bayan sohbet ediyorlardı.Kendimize bir şeyler ısmarladık, yarım saat bekledik.Gelen giden yok, pastaneden ayrıldık, geri döndük.

Ertesi gün Doğan Baba’ya olanları anlattık.

“Ben hepsini biliyorum,” dedi. “Santraldaki kız arkadaşım anlattı. ‘İki tane kuş gönderdin bize, baktılar baktılar, yanımıza gelmediler.Şanslarını kaybettiler.’ Kız benim yürüme özürlü olduğumu öğrenmiş.Ondan devamlı randevu istiyormuş.Çok içerledim.Benim kimseyi sevmeye hakkım olmadığını öğrendim!”


Ertesi gün bana:

“Gel, çay içelim,” dedi.

Bürosuna gittim,gözleri kan çanağı, hiç uyumamış.

“Gece bu şiiri yazdım,sana okumak istedim.Dinlerimsin?” 

“Memnun olurum,” dedim. Şiiri okudu:

 

“Sen kimseyi sevemezsin sevmeyeceksin

Rüzgârların önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin

 

Şefkat nedir aşk nedir bunu hiç bilmeyeceksin

Rüzgârların önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin

 

Oracıkta ağlamak ve kahrolmak istedim.İçim sızladı. O gece bu dizeleri yazmıştı.

“Doğan ağabeyim, bu çok güzel şarkı olur,” dedim.

“Sahi mi?”

“Evet.”

Onu sevindirmeliydim. O da tanıdığı Astsubay Udi Kamuran Yarkın’a vermiş.Kamuran da eline sağlık, nihavent makamında bestelemiş.Bir gün;

“Akşama bana uğrar mısın?Sana sürprizim var.” dedi.

Ben de ona sürpriz olsun, diye bir şişe şarap alıp revire gittim. Gazinoda Udi Kamuran, Doğan Baba ve Kayhan Binbaşı… Böylece sürpriz belli oldu.Şişeyi askere verdim:

“Bunu aç, dört kadehe koy.”


Evet, büyük heyecanla şarkımızı bekliyordum.Kamuran kılıfından udunu çıkardı, şöyle bir oturduğu yere yerleşti, başladı çalmaya. Bir ara Doğan Baba’yla göz göze geldik.Gözlerindeki hüzün, sevgiye dönmüş, ışıl ışıl parlıyordu.

Bende çok sevinmiştim. Elimizde bir şarkı doğmuştu. Yıllarca söylenecek, hit olacak ve karşılıksız aşklara hitap edecek bir şarkı.Şerefe kadeh kaldırdık.

“Kamuran, eline sağlık,” dedim.Ayrıldık.

 

Kadri Şençalar, yaptığım total protezden çok memnun kalmış.

“Doktor, sofrayı hazırla.İki sazende arkadaşla sana bir gece yaşatalım,” dedi.

Bu fırsatı Doğan Baba ile paylaşmak istedim, kendisine söyledim, havalara uçtu.

“Desene bana konser hazırlamışsın.Kamuran Yarkın’ı da çağıralım, benim şarkıyı da meşk ederiz,” dedi.

“Olur,” dedim.

Kavak’taki balıkçılar ahbabım olmuştu.Revire gelir, çayımı içerlerdi.Kemal Reis’e,

“Akşama benim için 10 kişilik balık gönder.Misafirlerim var,” dedim.

“Emrin olur,Doktor’um,” dedi.

Revirin aşçısına ve garsonuna haber verdim.Böylece organizasyon tamam.Müzisyenlerin iyi rakı içtiklerini bildiğim için, rakıları aldırdım.Akşam 19’da geldiler.Sofrayı donatmışız, Doğan Baba’yı baş köşeye oturtmuşuz. Balıklar, içkiler, mezeler hazır.


Sazlar çalındı, sözler söylendi.Sıra,“Sen Kimseyi sevemezsin,Sevmeyeceksin”e geldi.Kamuran çalmaya başladı, Kadri Bey tempo tutuyor. Doğan Baba’nın içi içine sığmıyor, çok mutlu görünüyordu.Şarkı bittikten sonra Kadri Bey, bazı rötuşlar yaptı.Bir daha geçtik.Dört dörtlük oldu.İşte bir şarkı, böyle karşılıksız bir aşktan doğmuştu.

 

Filiz ikinci çocuğumuza hamile idi. Eve geldim.

“Bugün kendimi iyi hissetmiyorum,galiba doğumum yaklaştı,” dedi.

Ramazanın son günleriydi.Saat 02’de beni kaldırdı.

“Kalk, hastaneye gidiyoruz!”

Apar topar üstümü giydim.Revire telefon ettim:

“Ambulansı hazırlayın, ebeyi de yanınıza alın. Kasımpaşa Deniz Hastanesine gideceğiz.Eşim doğum yapmak üzere.”

On beş-yirmi dakika sonra ambulans geldi.Üsküdar’a geldik.Araba vapuru yeni kalkmıştı.O zaman köprüler yoktu.İkinci vapuru beklemeliydik.Bu arada biz bir yerde sahur yemeği yedik.

Ambulanstaki eşimin sancıları sıklaştı.Şartlanmışız,hiç aklımıza Zeynep KâmilHastanesi gelmedi.Neyse zar zor bizim hastaneye yetiştik.Filiz’i hemen doğumhaneye aldılar, ben kayıtları yaptım, içeri girdim.

“Bir oğlun oldu,” dediler.Çocuğu kucağıma verdiler.

“Eşim nasıl?” dedim.


“İyi merak etmeyin.”

Evet, iki çocuk babası olmuştum.Ama benim ilkokul 4. sınıfta, ortaokul ve lisede çocuklarım da vardı.Böylece teğmen iken sekiz nüfuslu bir aile oldum.Dört çocuğun ikisi kardeşlerim,ikisi de baldızlarımdı.Kayınpeder Divriği Gar Müdürlüğüne atanınca baldızlarda bende okudular.

 

Biraz da kliniğimizde geçen olaylardan bahsetmek istiyorum:Torpilli yedek subay doktor ve diş hekimleri Anadolu Kavağı 30 yataklı revirine atanırlar.Benim kliniğe de bir general çocuğu, Asteğmen Artun ile bir Prof. çocuğu Asteğmen Yalçın atandı.Yalçın’nın babası Prof. Suat İsmail Gürkan, aynı zamanda benim tedavi hocamdı.Her iki meslektaşımda çok düzgün insanlardı.

Bir gün Sarıyer Pazarı’na gitmem lazımdı. Artun’a dedim ki:

“Dışarıda bir hasta kaldı, dişi çekilecek.Ona sen bak,ben pazara Sarıyer’e gidiyorum, vapuru kaçırmayayım.”

Ben pazara gittim, geri döndüm, revire geldim.Hasta koltukta perişan,Artun ondan perişan.

“Hayrola, ne oldu?”

“Komutanım, kök oynuyor, bir türlü çıkaramıyorum,buradan giriyorum, o tarafa kayıyor, oradan giriyorum, bu tarafa kayıyor!”

Şöyle bir baktım, kökü çıkarmış, tutup alamamış.

“Bana bir presel verin,” dedim, tuttum çıkardım.Yüzüme baktı,


“Hay aklımı s..!”

“Artun, ayıp!Koltukta bayan var.”

Hastanın ağzı kanlı, katıla katıla gülüyor.

“Hak etmiş galiba!” dedi.

Bu konu, hocalarımız tarafında işlenmişti:

“Bir çekimde, bir ameliyatta eğer aynı hatayı yapıyorsanız,hastadan ayrılın, iyice düşünün,gerekirse yeni bir röntgen çekin,toparlanın.Meseleyi çözeceğinizi görürsünüz,” demişlerdi.Bir çeşit akıl tutulması…

Yalçın arkadaşımızla olan olaylar çok çeşitli, çok renkli.Daha birliğe yeni katılmıştı.Kızılay Kan Merkezi tarafından birliklerden kan alınacaktı.Kızılay ekibine bizden de bir doktor ilave ediyorlardı.Birlikte fazla doktor olmayınca beni görevlendirdiler.Böylece birliklere gitmeye başladım.Kliniği Yalçın Asteğmen’e bıraktım.Bir birlikte yaşlı bir askere rastladım.

“Bu askerden kan almayın,” dedim.

Askeri yanıma çağırdım.

“Ağzını aç,” dedim.

Dişlerinin çoğu yoktu.

“Nerelisin?”

“Urfalıyam gomutanım.”

“Kaç yaşındasın?”

“45.”

Neden askerliğin bitmedi?”

“Firar ettim, 3 kere hapis yattım, işte bele.”

“Komutana söyle, seni revire sevk etsin,dişlerini yapalım.Bundan sonra firar etmek yok!”


“Emredersin Gomutanım.”

Dişlerini yaptık, birliğine gönderdik.Birliğine gitmemiş.Firar etmiş.Bunu duyan Yalçın teğmen:

“Eyvah!”  dedi.

“Yalçın kardeş,nasıl dolandırıldın, anlat.”

“Bana dedi ki,‘Bizim orada kaçak çok güzel tabancalar var, istersen izine gittiğimde getiririm.Sen bana 500 lira ver, gerisine karışma, en iyisini getireceğim.’ Bende verdim.Meğerse beni dolandırmış.Gitti bizim paralar!”

Gülelim mi üzülelim mi bilemedik.

“Sen bunun üstüne bir bardak soğuk su iç, iyi gelir!” dedim.

Bir gün yine klinikte beraberiz.Yalçın bir askerin diş etlerini tedavi ediyor.Asker,acıyor komutanım, deyince clordetil sıkıp termoketerle yakmak istiyor.Bir baktım, askerin ağzı tutuştu,alev alev! Hemen elimi kapattım.Yüzü kızardı.

“Evladım, baban ateşe, etere yaklaşma demedi mi?

“Daldım, komutanım affedersin,” dedi.

 

KÖPEKTEN İNSANA DİŞ NAKLİ

Yalçın bir gün bana geldi:

“Üsteğmenim, köpekten insana diş nakli yapalım.Sizin cerrahiniz çok iyi, yapabiliriz.”

“Git,babana danış, benim aklıma yatmadı.”

“Peki,” dedi.

Sabahleyin geldi:


“Babama sordum; ‘olabilir de doku kabul etmeyebilir.Donör köpek ve alıcı hasta varsa deneyebilirsiniz’ dedi.”

Benim kafamda soru işaretleri vardı.Tıp tarihinde MÖ 600’lü yıllarda kölelerin dişleri firavunlara naklediliyormuş, diye bir şey aklımda kalmıştı.

“Tutmazsa geri çıkarırız,”dedim.

“Peki, hastanenin yemek artıklarını yiyen kapıdaki köpek donör olsun.Önemli olan alıcı.”

“Komutanım bir askeri ikna ederiz,” dedi.

O zaman kanuni durumu araştırmak hiç aklıma gelmedi.Bir askerin köpek dişi çok çürümüştü,onu ikna ettik.Operasyonu yapmak için köpeğin dişini çekmemiz gerekiyordu. Köpeğe luminal yaptık, yarı sersem oldu,ama ağzını nasıl açacağımızı bilmiyoruz.Bir er:

“Ben açarım komutanım.Kulaklarını sıkınca ağzı açılır.” dedi.

Nitekim açıldı.Köpeğin köpek dişi elimde.Operasyonu bitirdik. Telle birbirine fiske ettik,gerekli ilaçları verip gönderdik.Askere bu operasyondan kimseye bahsetmemesinitembihledik.

Ertesi gün birde baktım Hürriyet’in iç sayfasında “Köpekten insana diş nakli yapıldı,” manşeti ve Yalçın’la benim bu operasyonu yaptığımız vs. yazıyor.Başımdan kaynar sular aktı.Yalçın, yememiş içmemiş gazeteye benim adıma beyanat vermiş.Askerlikte komutandan habersiz beyanat suçtur.Kara kara gelecek telefonları,yapılacak savunmaları düşünüyorum.Biraz sonra Başhekim çağırdı.İlk 


fırçamızı ondan yedik.Sonra Boğaz KomutanıAmiral ’imiz çağırdı.

“Üsteğmen, böyle bir şeyi nasıl yapabildiniz.Nasıl beyanat verdiniz? Ankara’dan bir amiral soruşturma için gelecek.”

Çok sıkıldım,çok üzüldüm!Ne olacaksa olsun, adam öldürmedim ya, diyerek kendimi teselli ettim, ama tabii ki, bende Yalçın’ı payladım.

Bu arada asker iki gün sonra geldi.

“Nasılsın evladım?” dedim.

“Çok iyiyim komutanım.Hiçbir şikâyetim yok,ama bu dişi çıkarın.”

“Neden?”

“Komutanım,herkes alay ediyor, beni uyutmuyorlar.Kimisi,çiş ederken ayağını kaldırıyor musun? Kimisi hırlama, kuçukuçu diyorlar.”

Ve dişi çıkardık.

Yalçın’ın amcası Cerrahpaşa Hastanesinde meşhur Prof. Dr.Kazım İsmail Gürkan, Deniz Kuvvetleri Komutanı Hilmi Amiral’in arkadaşı imiş.Ona telefon açmış, durumu anlatmış,bizi affetmesini istemiş.Böylece adli soruşturmadan kurtulduk.Ama ben artık hedefte olduğumu biliyordum.Bunun burada kalmayacağını, ileride bana bir fatura kesileceğini biliyordum.On beş gün sonra Tabip Amiral Mehmet Ali teftişe geldi.Defterlerimize baktı, her şey mükemmel.Baktığımız hasta sayısı mükemmel.

“Bu protezhane ne burada?” dedi.

“Komutanım, protezleri burada yapıyoruz.Bir yılda şu kadar protez yaptık.”


“Güzel de revirlerde protez laboratuvarı yoktur.”

“Bilgim yok komutanım.”

İyi, aferin bana! Tam paçayı kurtardık, derken beklediğim soru geldi:

“Bu köpek dişi meselesini anlatırmısınız?”

Bütün safahatı anlattık.

“Yanlış yapmışsınız.Dua edin Kuvvet Komutanı’nın kırmayacağı bir şahıs sizi kurtardı.Bundan sonra dikkatli olun.Kaç yıldır buradasın üsteğmenim?”

“Üç yıl komutanım.”

Kafayı salladı,“Hımm!” dedi, tokalaşıp ayrıldı.Ağustosta İskenderun Deniz Hastanesine sürgün gittim.

 

İSKENDERUN

Deniz Kuvvetlerinde ağustos ayı atama ayıdır. Anadolu Kavşağı’nda üç senem dolmuştu, atama bekliyordum. Yapılan teftişlerden  ve gazeteye verdiğimiz beyanattan dolayı iyi bir yere gitmeyeceğimi biliyordum. Beklenen liste geldi, atamam İskenderun Deniz HastanesiDiş Polikliniğine çıkmıştı. İskenderun’a benimle beraber karşı komşumYarbay Kenan Güner’in deArsus Topçu Birliği Komutanlığına tayini çıkmıştı.Kendisi çok iyi bir subay, candan bir ağabeydi.Beraber üç sene yaşadık, bir ev gibiydik.Eşi Muazzez Hanım, eşime çok güzel ablalık yapmıştı.Kenen Bey, bize geleceği zaman kapıda;


“Hop hop!” derdi.

Bu, ben geliyorum, kendinize çeki düzen verin anlamına gelirdi.Çocuklarım ona,Hop Hop Dede lakabını takmışlardı.

İskenderun’u hiç görmemiştim. Kenan Yarbay birkaç kez görev gereği gitmişti.Akşam Kenan Bey eve geldi,bana;

“Seninle gidip birliğimize katılalım.Meyil müddetimizi kullanmak üzere geri dönelim(meyil müddeti tayin olunca 15 gün izin verilir; taşınsın, evini kursun, diye) teklifinde bulundu.

“Olur,” dedim.

Otobüse bindik, İskenderun’a gittik.O gece Kenan Yarbay’ın atandığı Arsus Topçu Birliğinde bizim için iki misafir odası düzenlemişlerdi.Çok yorgunduk, yemekten sonra hemen yattık.

Sabah erken kalktım, birliği gezdim.Şahane bir plajı, güzel bir iskelesi(NATO İskelesi) ve yol boyu çınar ağaçları olan bir yerdi. Deniz Kuvvetlerinin yazlık kamp yerlerinden biri olduğunu öğrendim.İçimden, Kenan kamptan sayfiyeye atanmış, dedim. Birliğe bitişik olan Arsus beldesini gezdim.Çok beğendim.Sanki muhafaza edilerek tarih öncesinden bugüne kalmış eski evler, oraya mistik bir hava vermişti.Beldenin ortasından Arsus Çayı’nı izledim.Balıkçılar motorlarını çayın kıyısına bağlamışlardı.Sabah erkenden bazı motorlar denize açılıyorlardı.Çayın kenarında irili ufaklı, derme çatma balıkçı lokantaları vardı. Çayla denizin buluştuğu noktadaki Arsus Oteli’nin bahçesinde insanlar çaylarını 


yudumluyorlardı.Hop Hop Dede çok güzel bir yere atanmıştı.

Birlikte kahvaltı yaptık. Ona gözlemlerimi anlattım,şaşırdı;

“Ne arada gezdin,vallahi yaman adamsın,” dedi.

Askeri bir vasıtaya bindik.Gece etrafı pek görememiştim.Kıvrımlı yollardan ve köylerden geçerek İskenderun’a geldik.Kenan Yarbay’ı üst komutanlığına bıraktık.Ben aynı arabayla İskenderun Deniz Hastanesine geldim.

Deniz Hastanesi o zaman şehir dışında bir yerdeydi.Başhekim SelahattinBüyükünal Albay’a uğradım.

“Hoş geldin,”dedi, bir kahve ısmarladı.

“Yüzbaşı Yalçın Güneri çok iyi meslektaşındır.Beraber güzel ve mutlu mesai yaparsınız,” dedi.

Teşekkür ettim. Lojman durumunu sordum.Bir yerleri aradı.

“Şehirdeki lojman için sıraya gireceksin.Şimdilik hastanenin arkasında Amerikalılardan kalma baraka lojmanlar var, onlardan birini tahsis edecekler.”

“Sağ olun Albay’ım,” deyip ayrıldım.

Şehre indim.Gece gelmiştim, hiçbir yeri görememiştim.Gündüz gözüyle gezmek istedim.Şehir AmanosDağlarının eteğinde körfeze kurulmuştu.Dağda bir vadi vardı, oraya Yarık Kaya adını takmışlar.O taraftan esen rüzgâr çok sert esermiş. Rüzgârın ismini de Yarık Kaya Rüzgârı koymuşlar.

Öğle yemeği yiyecektim, sordum:


“Deniz kenarında Saray Lokantası’nın yazlık kısmı güzeldir,” dediler.

Oraya gittim.Kumsala yakın bir masada oturdum.Dalgalar kumsalda gidip geliyor,ufak balık yavruları toplu halde yüzüyorlar. Kumsalda yengeç yavruları geziniyor. Kendi kendime,“Şehrin içinde doğal kıyı, doğal plaj var,” dedim.Garsona sordum:

“Burada her yerden denize girilir mi?”

“Evet,” dedi.

Tabii ki, o senelerde İskenderun Demir Çelik Fabrikası ve ona dayalı fabrikalar yoktu.

Ben sipariş vermeden garson, masama bir sürü yeşillik getirdi.

“Ben, bunları sipariş vermedim.”

“Onlardan para almıyoruz,burada adet böylene arzu ediyorsunuz?” dedi.

“Balık yemek istiyorum.”

Kaya balığı ve çoban salatası yanında iki tanede jumbo karides ızgarası yaptırayım mı?”

“Olur,” dedim.

Hiç bu kadar lezzetli balık yememiştim.Jumbo karidesleri ilk defa yedim, harikaydı.Hele nar ekşili salata çok nefisti.Hesap istedim. İstanbul’a göre çok ucuzdu.Hesabı ödedim, garsona bahşiş verdim, teşekkür etti,oradan ayrıldım.

Caddeleri gezdim, iki katlı bahçeli evler.Bahçede portakal, mandalina, limon ağaçları, kenarlarda rengarenk begonviller var.Sahilde şirin bir sayfiye kenti görünümünde.Bu kadar güzel yere neden Bahriye’de 


sürgün yeri demişler, bir türlü aklım ermedi.Kenti çok beğendim.

“Akşam otobüsle İstanbul’a döndük. Ben kamyon arayayım, fiyatları size bildiririm,” dedim.

Birkaç firmayı aradım, aşağı yukarı aynı fiyatı verdiler.

Akşam Kenan Yarbay’a uğradım:

“Fiyatlar, üç aşağı, beş yukarı bir maaş tutarı,” dedim.

“Bende araştırdım. İskenderun’a askeri gemi gidecek.İzin aldım, bizim eşyaları da götürecekler.”

“Yani komutanım, desene beleş taşınacağız!”

Bıyık altından güldü:

“Şansımız yardım etti,” dedi.

Eşyalarımızı iki günde topladık, paketledik,kamyonla Büyük Dere’deki limana götürdük. Oradan geminin ambarına indirdiler.Bir askere biraz para verdim:

“Çiçeklerimi sulamayı unutma, hanımım için çok kıymetli,” dedim.Otobüse bindik İskenderun’a gittik.

Baraka lojmanımızı hemen verdiler.Lojman Deniz Hastanesinin hemen arkasında bir yerdeydi.Lojmanın önünde de gazino vardı.Sayfiyeye gelmiş gibiydik.

Başhekim’den eşyalarım gelene kadar iki karyola rica ettim.Sağ olsun, hemen gönderdi.Komşulardan kap kacak, bir ispirto ocağı aldık, sayfiye evimizi kurduk.

Aradan on gün geçti, vapurdan ses yok.Bir soruşturdukki, ne görelim! Çanakkale Boğazında gemi 


bozulmuş.Gölcük Tersanesi’ne overola(tamire)götürmüşler.Gemi tam üç ay sonra geldi.Biz, üç ay derme çatma evimizde, iki çocukla sinir harbi yaşadık.

Eşyalarımızı almaya gittik, fareler bütün çiçekleri yemişler,yalnız kaktüsler kalmış. Koltukların yüzleri parçalanmış,eşyalarda hal kalmamıştı.Koltukları eve getirmeden koltukçuya götürdüm, yüzlerini değiştirdim.Eşim için çok kıymetli olan çiçekler yok olmuştu,birkaç çiçek ve diğer ev eşyaları ile eve geldim.Bereket versin fareler bana acımışlar ki, halılara zarar vermemişlerdi.Bu olay kulağıma küpe oldu.Beylik çeşmeden su içmemeye karar verdim.

Deniz Hastanesinde poliklinikler barakalardaydı, yalnız diş hekimliği polikliniği betonarme, küçük bir binaydı.Yalçın Yüzbaşı ile çok ahenkli, çok faydalı mesai arkadaşlığı yaptık.

Bir gün Başhekim Selahaddin Albay telefon etti:

“KarargâhKomutanıTuğgeneral Bedrettin Demirel diş muayenesine gelecek, hazırlıklı olun,” dedi.

Biraz sonra Başhekimle beraber Bedrettin Paşa kliniğe geldiler.Hekim odasına aldım, kahve ısmarladım.Kahvelerini içtiler.Muayenehaneye aldım, ağzında yapılacak çok iş vardı.

“Komutanım, çoğu günleri galiba beraber geçireceğiz.Ben tedaviye başladım, iki gün ara ile randevu veriyordum.” dedim.

Her randevudaBaşhekim karşılıyordu.Bu seremoni hem beni hemde Paşa’yı sıkmış olmalı ki, Albay Selahattin Bey’e:


“Siz artık karşılamayın, ben her hasta gibi randevularıma geleyim,” dedi.

Bu arada Bedrettin Paşa ile samimiyetimiz ilerledi.Zamanın memleket meselelerini konuşmaya başladık.Artık arkadaş olmuştuk. Sohbete dalıyorduk, hastalar bekliyordu.Kendi kendime dedim ki, muayenehanede devam edeyim, son saate randevu vereyim, buradaki işlerde normale dönsün.Lisanı münasiple;

“Paşam, buralara kadar zahmet etmeseniz, benim muayenehanemi de burası gibi düşünseniz, işleri daha çabuk bitiririz.Sizde mesainizden olmazsınız!”

“Çok iyi olur,” dedi.

Adresi emir subayına verip yolcu ettim.

Birkaç ay içinde dişlerinin bir kısmını çektim.En iyi protez yapılan yerlerde dişlerini yaptırdım.Bu gidiş gelişlerde memleketin durumunu konuşuyor, kendi çapımızda siyaset yapıyorduk.

“Senin fikirlerinden çok yararlandım.Bende senin gibi düşünüyorum,” dedi.

Böylece arkadaş olduk.Ara sıra beni yemeğe çağırırdı, sohbetlerimiz orada da devam ederdi.Yıllar sonra Seksen İhtilali’nde onun beş kişiden biri olacağını tahmin edemezdim.

Fakülteden mezun olduktan sonra o yıllarda askeri hekimlere muayenehane açmaları yasaktı.Biz de diğer subaylar gibi boş zamanlarımızda spor yapıyor, oyun oynuyorduk.Briç oyunumu orada ilerletmiştim.


Yeşim üç yaşında, Alpay iki yaşındaydı. Dr.Tamerİlçi, Alpay’ı çok seviyordu.Ona bir hayli küfür öğretti.Alpay, gelene geçene küfretmeye başladı, kısa zamanda meşhur Küfürcü Alpay oldu.

Bir gün gazinoda briç oynuyorduk. Alpay elleri arkasında kurula kurula yanımıza doğru geldi.Annesi yeni elbise almış, giydirip göndermişti.Gazinonun önünde küçük bir havuz vardı.Tamer, Alpay’ı aldığı gibi havuzun içine koydu.Havuzdan çıktı, sert sert Tamer’e baktı:

“Ulan eşek oğlu eşek, görmedin mi daha elbiseleri yeni almıştık!”

Herkes yerlere yattı gülmekten.

Eşime yardım ediyor, çocukları gezdiriyordum. Bir gün ikisini birlikte çocuk arabasına bindirdim. Eski arabalar bayğıa büyüktü, sahafların arkasındaki caddeden ikinci el almıştım. Çocukları gezdirirken kapının önüne geldim bir su içip devam edecektim. Arabayı caddenin kenarına park ettim. Frenine basmayı unutmuşum. Suyumu içtim, dışarı çıktım, araba yok!Çocuklar biraz ileride ağlıyorlar. Araba yokuş aşağı gidip devrilmiş.Neyseki, bir şey olmamış.Kendime çok kızdım.

Üç dört ay sonra lojman tahsis edildi.Barakadan şehrin içindeki Lojman Ofisin dördüncü katına taşındık Böylece kamp hayatından şehir hayatına geçmiş olduk.Geldiğimize hem sevindik hem üzüldük. Çocuklar, orada bahçede büyüyorlardı.Hastane yakındı,iki adımda ben eve gelebiliyordum.Şimdi 2 çocukla asansörsüz binada dört kat in çık yapacağız


Hava almaları için şehir parkına gitmemiz gerekecek.Neyse buraya da kısa zamanda alıştık

1970 yılında ikinci kızım Ayşen dünyaya geldi.Artık beş nüfuslu bir aile olmuştuk.Baktım Filiz üç çocukla zorlanıyor,yatılı bir kız yardımcı tuttum.Adı Hülya idi.Hülya çocuklarıma çok iyi baktı.Zamanla kendi çocuğumuz gibi oldu.Beş altı sene yanımızda kaldı.Sonra Demir Çelik Fabrikasında çalışan bir işçi ile evlendi.

Baktım geçinmede zorluk çekiyorlar, bizim hastaneye hasta bakıcı kadrosuna yerleştirdim.Böylece bize olan hizmetlerinin karşılığında ona bir istikbal sağlamış oldum.Daha sonra bir oğlu, bir kızı oldu.Bizimle hiç bağını koparmadı. Deniz Kuvvetlerinden emekli oldu.Bize hep dua eder.Tesadüf yıllar sonra Antalya’da da beraber olduk.Emeklilikten sonra Antalya’ya taşınmış.

1971 yılında muayene açmak serbest bırakıldı.Muayenehane açmak için param yoktu.Babam 10 bin lira gönderdi. Gerisini banka kredisi ile alacaktım.Bankaya gittim, bana serbest meslek yapan iki kefil getirmemi söylediler.Filiz’in dayısı DâhiliyeUzmanı Dr. Mükerrem Gürevin ve hastaneye sebze veren kabzımal Ali Tümkaya kefil oldular.Bankadan 15 binlira aldım.İkinci el ünit fotöy aldım.Diş deposundan da borçlanarak el aletleri ve sarf malzemeleri aldım. Şimdiki postanenin karşısında bir antre, bir oda kiraladım.Yan tarafımda da oranın iyi kuaförlerinden Ali’nindükkânı vardı.Onun bana çok yararı oldu.Böylece muayene hayatına 


başlamış oldum.Saat 16'dan sonra geliyor, üç dört saat çalışıyordum.

İlk gün Mardinli olduğunu sonradan öğrendiğim bir Bey ve yanında 18 yaşlarında bir kız geldi.

“Hasta kim?” diye sordum.

“Bu kızdır,” dedi.Kız hiç konuşmuyor,Bey cevap veriyor.

“Neyin var kızım?” Adam:

“Altın kaplama, ön dişlere beş tane diş yaptıracağız.”

Bir an kendimi kuyumcu, hissetim.Dişleri çok güzel, hani derler ya inci gibi,süt gibi beyaz.

“Yazık olmaz mı?” dedim.

“Bak Doktor, biz söz kesiminde başlık parası,ziynet ve beş altın diş sözleştik.Onun için yapman lazım DoktorBey.”

“Bak beyefendi, ben doktorum, yemin ettim.Hastaya zarar vermem.Sağlam dişi kesersem hastaya zarar veririm.”

“Ey ver, parasıyla değil mi ne olacak?”

Kafamın tası atmak üzere:

“Uzat elini!” dedim.

“Ne yapacaksın?” dedi.

“Beş parmağının derisini soyacağım, altın kaplama yapacağım.Altını benden, yapması bedava.”

“Dotor, ne diyorsun, ben deli miyim?”

“Haa işte, sen delisin!Bu kızın beş dişinin derisini soydurmak, altın kaplama yaptırmak istiyorsun!”

“Yav, diş el değildir, bende başka yere giderim!”


“Git, yolun açık olsun, ama tavsiyem bu gece bir düşün, yarın git.”

Aradan üç ay geçti, adam geldi. Elinde davetiye:

“Seni kızımın düğününe çağırmaya geldim.”

Elinde kocaman, kehribar bir tesbih.

“Çok dürüst adamsın, hele çay ısmarla da içelim.”

“Hoş geldin.”

“Doktor vallahimert adamsın!Paragöz değilsin.Senin yerinde başkası olsa, hemen yapalım, derdi.Muayenehaneyi de yeni açmışsın.Havada kapardın.”

Güldüm.

“Kızımın beş dişini kurtardın, benim fikrimi değiştirdin. Allah razı olsun.Bu kehribar tesbihimi lütfen kabul et, hatıra kalsın.”

“Teşekkür ederim,” dedim.

Kehribar tesbihi masamın üstüne koydu:

“Bak, bekliyorum,” dedi.

Ahbap olduk, bana çok hasta gönderdi.

Günler günleri kovaladı, kısa zamanda tutundum.Bir sene sonra Doktorlar Caddesi’nde güzel bir binada yeni aletlerle yeni kliniğimi ve kendi laboratuvarımı kurdum.Yavaş yavaş kök salmaya başladığımın farkındaydım.

Kimsenin çekemediği yirmi yaş dişlerini hekimler bana göndermeye başladılar.Çene kırıkları,kist ameliyatları,apikal rezeksiyonları göndermeye başladılar.Kısa zamanda çok iyi isim yaptım.Geçtiğim 


caddelerde, esnaf vatandaşlar, bana selam vermeye, hatırımı sormaya başladılar.

Deniz Hastanesinin önünde bir çınar ağacı vardı.Sabahları işe başlamadan o ağacın altında çay içer, sohbet ederdik.Yeni gelen subay arkadaşlarda bize katılırlardı.Birgindâhiliye doktoru yedek subay arkadaş geldi.Sohbet arasında;

“Ben muayene etmeden, gelen hastalara teşhis koyabilirim,” dedim.

“Yüzbaşım, branşınız galiba diş hekimi değil mi?”

“Evet, gel iddiaya girelim.”

Baktım karşıdan bir bayan, biraz öne doğru eğilerek geliyor:

“Bu hastada batın sendromu var,” dedim. “Muayene ettikten sonra görüşelim.”

Bir başka hasta da eli belinde geliyorona da:

“Böbrek rahatsızlığı var,” dedim.

Öğleyin kliniğe geldi:

“Nereden bildiniz?” dedi.

“Evlat, buna seans klinik derler.Ben Anadolu Kavağı’nda 3 ay bir revirin tüm hastalarına baktım.Bir sürü kitap okudum.Seninle yarın Sarımazı’da öğle yemeği yerim,” dedim.

SarıMazı, İskenderun-Belen yolu üzerinde yazlık bir yerleşim yeriydi.Yol kenarında da kebap lokantaları, oteller vardı.Ertesi gün bir kebapçıya gittik, yemek yedik, ama parasını ona ödetmedim.

Bir de Selami Gürdil adında röntgen mütehassıs bir yedeksubay arkadaş geldi.Altında yetmiş model 


Mercedes araba. Birkaç gün sonra röntgende işim oldu.Hoş beşten sonra çok iyi keman çaldığını öğrendim.Kısa zamanda çok samimi arkadaş olduk.

Nişanlısı ayda bir İstanbul’dan geliyordu.Bir gün Adana Şakirpaşa Havaalanı’ndan Nişanlısı Fatoş’u almış,gelirken gece karanlığında Ceyhan yakınlarında bir mandaya çarpmış.Manda oracıkta ölmüş.Tabii bundan bizim haberimiz olmadı, ancak ben arabanın yanından geçerken sağ ön tarafının çarpıldığını gördüm.

“Selami, geçmiş olsun, kaza atlatmışsın,” dedim.

Başından geçeni anlattı:

“Gece yarısı sahibini bulamazdım,biraz da korkup kaçtım,” dedi.

O anda bende şimşekler çaktı.Buna bir oyun oynamalıyım.

Biz, o zamanlar altın diş çok yapardık.Kuyumcu Yusuf’la samimimi olmuştuk.Bir gözünü kazada kaybetmiş,devamlı kirli sakalla dolaşan,pejmürde giyinen bir adamdı.Öğle tatilinde Kuyumcu Yusuf’a gittim,hikâyeyi anlattım.

“Şimdi sen benimle geliyorsun,mandanı öldüren doktordan hesap soruyorsun.”

Beraber arabanın başına gittik,farın kenarında mandanın kılları vardı.

“Bak, bu kılları alve ona deki:

“Dışarıdaki Mercedes seninmi doktor?Aha bu kıllar da çiğnediğin, yani benim mandamın kılları.Çarpıp kaçmışsın.Biz onun sütüyle geçiniyorduk


Evde 5 çocuk, yedi nüfus.Mandamın bedelini isterim.Yoksa mahkemeye veririm.”

Ben, ondan önce çay içme bahanesi ile Selami’nin bürosuna gittim.On dakika geçti kapı çalındı.Yusuf içeri girdi. Sanki doğuştan değme aktördü!

“Dışarıdaki çarpık Mercedes senin mi?” Selami:

“Evet,” dedi.

“Aha bu kıllarda çiğnediğin mandanın kılları.Çiğnemiş, kaçmışsın!Doktor Bey,sana yakışır mı? Biz, fakir fukara adamız,çoluğumuzu çocuğumuzu bu hayvanların sütlerini satarak doyururuz.Evde var beş çocuk, şimdi biz ne yapacağız? Ya mandanın parasını verirsin yada seni mahkemeyeveririm!”

Selami önce horozlandı:

“Senin manda akşamın karanlığında yolda ne arıyordu?”

Yusuf güldü:

“Niye, manda insan mıdır kendini korusun! Sen dikkat edeceksin!” Selami:

“Senin manda kaç lira eder?”

“On bin,” dedi.

“Ödemem,git şikâyet et! Benim de arabam zarar gördü!”

Araya ben girdim:

“Gelin mahkeme filan demeyin, ben sizi anlaştırayım.”

“Selami, kaportacı can ciğer arkadaşım var, onu şimdi çağıracağım,senin arabanın masrafını söylesin, aradaki farkı ödeyelim.”

Selami oltayı yutmuştu;


“Kabul,” dedi.

Lojmanın karşısında tamirci adaşım Cemil’i aradım,vaziyeti anlattım, “Hatırım için beş dakika gel,” dedim.

Cemil geldi, arabanın sağına soluna baktı.Kaportayı açtı, radyatöre baktı.

“Adaş, hatırın için altıbinliraya yaparım.”

Selami sevindi, bu olayı dört bin lira ile atlatacaktı.Cemil gitti, ben ikisinede;

“Yarı yarıya anlaşın,Selami sana beş binlira versin.Kardeş, sende evine git.En azından mahkeme ve avukat masrafı ödemezsin.”

Böylece beş binliraya anlaştılar.Selami:

“Yarın gel, paranı al,” dedi.

Yusuf değme tiyatro artistlerinden güzel oynamıştı rolünü.İkimizde gülmemek için kendimizi zor tutmuştuk.

Aradan bir hafta geçtikten sonra Deniz Kulübünde güzel bir masa ayırttık.Selami’ye telefon ettim:

“Akşam Deniz Kulübünde yemeğe, Fatoş’la berber, saat 19 dabekleriz.”

Önce Filiz’le biz gittik. Selamiler geldiler.Baktılar masa sekiz kişilik.

“Başka kimler geliyor?” diye sordu.

“Sürpriz,” dedim.

Biraz sonra Yusuf, sakalını kesmiş, takım elbise giymiş, kravat takmış.Kolunda kalın bir altın takı,Boynunda altın kolye,hanımının kollarında bileziklerle 


geldi. Arkasından Cemil adaşım da takım elbise giyinmiş, eşi ile geldiler.

O anda Selami bir bana baktı, bir Yusuf’a:

“Fena tezgâha geldim, alacağınız olsun! Beni çok fena işlettiniz.Bunun hesabını sorarım size!” dedi.

“Canım, mandanın parasıyla hesabı ödeyelim,üstünü iade ederiz. Lütfen helal et!” dedim.

Herkes gülmekten katıldı.

Yıl 1972, sevgili arkadaşım Diş Hekimi Binbaşı Taylan Dora Bartın’dan İskenderun Deniz Hastanesi diş servisine atandı.Taylan çok sevdiğim menekşe gözlü sınıf arkadaşım Mine ile evliydi.1970’te Bartın’a gitmiş, deniz kenarında yaptırdığı motelde kalmıştık.Bizi çok güzel ağırlamışlardı.

Gelir gelmez, merhaba bile demeden:

“Cemil, ben buraya tatile geldim.Klinik şefi yine sensin.Arada bir Bartın’a gideceğim.Hastaların bana alışmasını istemiyorum.” dedi.

“Taylan kardeşim, bu nasıl olur? Resmen buranın hekimisin.”

“Sen ne diyorsam onu yap,gerisine karışma!”

Güldüm.Kliniğe devam ettiği süre içinde hastalara,Ben kayıt memuruyum, diye kendini takdim ediyordu.Bazen dehasta bakıcıyım, derdi.Çay kahve içerek akşamı ederdi.Bartın’da kliniği vardı,sınıf arkadaşım Diş hekimi Mine’nin hatırı için iki sene Taylan’ı idare ettim.

Başhekim Alb. Hamdi Karabacak da bu oyunun içine dahil oldu.Artık Taylan Başhekim’le nasıl anlaştı, onu bilemem.Ara sıra Başhekim’in eşi, kızı gelirdi


Taylan yeşil Şevrole arabasını onlara tahsis eder, sağa sola götürürdü.

Bir günOrduevinin bahçesinde eşim Filiz ve havacı arkadaşım Yarbay Nihat Tukay’ın eşi Nermin abla,Karbeyaz köyüne kaçak eşya, sigara almaya gidelim, diye aralarında konuşurken,Taylan duymuş.Nermin abla oraları çok iyi biliyordu.

Taylan bana;

“Filiz’ ve Nermin Hanım geçenlerde aralarında konuşuyorlardı.Karbeyaz köyüne gitmek istiyorlarmış.Bende Mine’ye bir şeyler alırım.Arabamla götürmeme müsaade edermisin?” dedi.

“Bence mahsur yok,” dedim.

Ertesi gün hanımları aldı gitti.Akşam muayenehaneden eve geldim, henüz gelmemişler.Korkmaya başladım.Kızım Ayşe bir buçuk yaşında. Gerçi bakıcısı var, ama hâlâ meme emiyor.Sağı solu aradım, iz yok.Trafik bürosunu aradım, herhangi bir kaza yok.Hastaneleri aradım, kişilerle ilgili kayıt yok.Beklemekten başka yapacak bir şey yok.O zaman bugünkü gibi cep telefonu filan yok tabii ki...

Nihayet Filiz, saat 21’de eve geldi.

"Kuzum, nerede kaldınız?Burada dokuz doğurduk.Yolda arabamı bozuldu?”

Ha bire başını hayır, diye kaldırıyor.Yorgun, sinirli bir hali var.

“Dinlen, sonra anlatırsın,” dedim.

Koştu Ayşe’nin odasına, ona meme verdi.

“Çocuklar açmı?” dedi.

“Doyurdum,” dedim.


Biraz kendine geldi.Başladı gülmeye,gülmekten bir türlü konuşamıyor.Nihayet;

“Biz Suriye’ye kaçak girdik,” dedi.

Meğerse Karbeyaz köyünde birşey bulamamışlar.Sınırdaki Suriyeli astsubaya satacak bir şey var mı diye sormuşlar.O da Taylan’ı resmi elbiseli görünce;

“Buyurun, bizim köye gidelim, orada her şey varkomutan.Sizi tekrar buradan geri geçiririm,” demiş.

Patikalardan bir sat yürüyerek köye varmışlar.

Ramazan günü olduğu için bunlara oruç musunuz, diye sormuşlar.Bunlarda orucuz, demiş.Su dahi içememişler.Alacaklarını almışlar, geri dönelim, demişler.Adam, iftarı burada yaparsınız, öyle gideriz, eve haber saldım, sofranız kuruldu.Yoksa buradan sizi göndermem, esir kalırsınız, deyince mecburen iftar yapmışlar. Şahane yemekler yemişler.Karanlıkta el feneri ile bir tarafı uçurum olan patikalardan geri dönmüşler.

Ertesi gün;

“Taylan, sen hangi akla hizmet ettin de resmi elbise ile karşıya geçtin? Seni casus diye yakalasalar geri alana kadar anamız ağlardı.”

Her zamanki gülüşüyle;

“Adam akrabam gibiydi.Bir şey olmaz, dedim,”deyince gülüştük.

Bir gün beni Başhekim çağırdı.Taylan’a;

“Şu askerin dişi kaldı, onuda sen çek” dedim.

“Olur,” dedi.


Ben gidip geldim.Askerin dişi kerpetenin ucunda, dişe bakıp konuşuyor:

“Bak bu diş var ya arkadaşlar, dünyada en pahalı diş çekimidir.İki senelik maaşımın karşılığıdır,” dedi.

Gülsem mi üzülsem mi bilemedim.Aldığın para helalmı haram mı diyemedim.

Taylan’ın Gölcük’e tayini oldu. Yerine Savaş Binbaşı geldi.Oda Taylan gibi turist geldi.Nişantaşı’nda muayenehanesi vardı.Şarkıcı Zeliha ile evliydi.Taylan arkadaşımdan kaytarma formülünü öğrenmişti.Aynı yöntemlerle o da 3 sene vaziyeti idare etti.

Biz Askeri Tıbbiyeye girdiğimizde mecburi hizmet 10 seneydi, sonra 15’e çıkarıldı.Mahkemeye verdik, müktesep hak diye.13’üncü senem dolmuştu, davayı kazandığımızı öğrendik.Babama verdiğim sözü tuttum.Mecburi hizmetim böylece bitmişti.

1977 Nisan ayında Gülhane Tıp Akademisinde ortodonti ihtisas sınavına girdim.Herkese aynı soruyu soruyorlar, giren içeride kalıyor, diğerlerinin sınavını dinliyordu.Ben sınavdan sonra yerime oturdum.Doçent arkadaş, kulağıma,“Sen kazanırsın,” dedi.Benden önceki bahriyeli arkadaşın sınavı iyi geçmemiş. Yüz üzerinden 70 almış.Ben ise yüz üzerinden 96 aldım. Sınavlar bitti, sonuç açıklanacak.Hocaların toplantıları uzadı.Çene cerrahisi doçent bir arkadaş:

“İçeride birinin hakkını yiyorlar,yoksa bu kadar uzamaz,” dedi.


Ben hiç üstüme alınmadım.Biraz sonra arkadaşımla beni çağırdılar.İçimden bir şeyin koptuğunu hissettim.Galiba kurban bendim.Esas duruşa geçtik.Sınav başkanı;

“İkinizde aynı puanı aldınız,arkadaşın senden kıdemli olduğu için onu alacağız,” dedi.

Kanımdondu.Bir kere daha torpil bilimi yenmişti.

“Askerlikten istifa ediyorum,” dedim, dışarı çıktım.

İskenderun’a gelir gelmez istifa dilekçemi Başhekimliğe sundum.

Başhekim, dilekçemi 3 gün bekletti, tekrar çağırdı:

“Dilekçeni geri al, sen kıymetli bir hekimimsin,” dedi.

“Sağ olAlbay’ım, bu saatten sonra bu ocakta kalamam,kararlıyım!”

Daha sonra Akdeniz Bölge Komutanı Tuğamiral Vural Beyazıt beni çağırdı:

“Bu dilekçeyi geri al, muameleye koymuyorum,” dedi.

“Sağ olun komutanım.”

“Git bir hafta düşün!”

“Sağ olun komutanım, kararlıyım,” deyip makamdan ayrıldım.

Eve geldim eşim üzgün:

“Neden ayrıldın?Bu ay maaşı biz nereden alacağız?” Lojmanda oturuyorduk, şimdi kiraya çıkacağız


muayenehane kira, ev kira,sekretere para, bakıcıya para, 3 çocuk; altından nasıl kalkarsın?”

“Sen merak etme, sivil diş hekimleri nasıl geçiniyorsa öyle geçiniriz,” dedim.

Sahilden tek katlı, kocaman bahçeli bir ev kiraladım.Bir hafta içinde yerleştik.Bir tane de fino beyaz köpek aldım.Çocuklar çok sevindi, ismini Pamuk koydular.Önümüz deniz, sabah akşam denize girdiler.Rahmetli babam da kapının önünden denize girmeyi pek sevdi.Biraz ileride yelken kulübü vardı.Bahçemizde narenciyeağaçları,meyve ağaçları vardı.Yeni sivil hayatımız böyle başladı.

Filiz, dördüncü çocuğumuza hamile olduğunu söyledi.Buna çok sevindim.Sahildeki evimizde kalorifer yoktu,kışı bayağı soğuk geçti.Yatağa takke ile giriyordum.Eşime;

“Burası güzel, ama çocuk doğunca burada yaşamamalıyız.Yeni, kaloriferli, şehir içinde bir ev bulalım,” dedim.

Bu fikrimi o da beğendi.Akşam Deniz Kulübünde briç oynuyorduk.Arkadaşlara sordum.Kulak Burun Boğaz Doktoru Ergun Göksoy:

“Bizim evin üst katı yakında boşanıyor, evi biliyorsun, oraya taşınırsınız,” dedi.Bu çok hoşuma gitti.

“İyi dedim, sabahtan akşama kadar üstünde tepinirim.”

İki ay sonra oraya taşındık.Dr. Ergun Göksoy’un eşi Nuran Göksoy, hayati kimya doktoruydu.O yıl ablası Suna Hanım çok hastalandı.Onu yanlarına almışlardı.Yapılan tetkiklerde beyin tümörü tespit 


edildi,bu durum bizi de çok üzdü.Filiz’in doğumuna çok az kalmıştı. Rahmetli ona;

“Erkek olursa ismini Cem koy,” dedi.Ve çok kısa bir zamanda vefat etti.

Filiz’in sancıları başladı:

“Hastaneye gidelim,” dedim.

“Hayır, evde doğuracağım, sen Dr. Bülent Atahan’ı çağır, evde yapsın.”

Önce şaşırdım, sonra önceki kolay doğumları aklıma gelince;

“Olur,” dedim.

Dr. Atahan’a telefon ettim.Hemen geldi.Saat 11’de doğum oldu.Bir kız çocuğum daha olmuştu.Bir garip hisle kucağıma aldım.Kucağımda çocuk değil, evime yeni bir varlık geldiğini hissettim. Kokladım, yüzüne baktım, çok güzel bir bebekti.Ellerinin parmakları süleymancık gibi şeffaftı,yerine yatırdım.

“Bunun ismi Cemre olsun, Rahmetli oğlan olursa Cem koyun demişti,böylece vasiyeti yerine gelsin.”

Bir müddet sonra ev sahibi, kiramızı iki katına çıkarmak istedi.Bizde düşündük, ev alalım, dedik.Sahil evlerde Saadetler Apartmanı’nın ikinci katını satın almak için kolları sıvadım. Filiz, benden habersiz altın biriktirmiş.Altınları bozdurduk, birazda bankadan kredi çekip evi aldık.

Askerlikten ayrılınca hayatımda neler değişmişti?Artık kimseye karşı sorumlu değildim.Komutan yok, teftiş yok.Bir yerden bir yere giderken izin kâğıdı yok.Oradan oraya tayin olmak yok.Yazı yazabilirim


Gazetelere beyanat verebilirim.Partiye, derneklere üye olabilirim.Özgürüm, özgür!

İlk işim CHP ilçe başkanına uğramak oldu partiye kayıt oldum.Sonra Yelken Kulübüne kayıt oldum.Mükerrem dayı;

“Deniz Kulübüne de üye ol,” dedi. “Kentin ileri gelenleri orada, mesleğin için önemli, daha çok çevre edinirsin,”

Kendisinin ve bir arkadaşının tavsiyesi ile kayıt oldum.Böylece muhitimi genişlettim.Akşamları Deniz Kulübünde yemek yemeye, orada denize girmeye başladık.

Artık kentte saygıdeğer hekimler arasına girmiştim.Ama içim rahat değildi.Geldiğim yeri hiç unutmadım.Bu kente, bu millete, bu milletin çocuklarına katkıda bulunmalıydım.Neyapabilirdim,düşündüm.İlkokullarda diş taraması ve ağız hijyeni eğitimi verebilirdim.Bu fikri çok beğendim.İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne gittim, müsaade istedim.Çok mutlu oldu.

“Kaymakam Bey’le bir görüşeyim, size bildiririm,” dedi.

Bir hafta sonra bana telefon açtı:

“Kaymakam olumlu karşıladı.Sizinle bir program yapalım,” dedi.

Böylece ilkokul çocuklarına çok eğlenceli diş taraması yaptım ve ağız hijyeni eğitimi verdim.Daha sonra slaytlarla liselere konferanslar verdim.Bu faaliyetlerimden dolayı çok mutlu oldum.


Daha sonraki senelerde sigara ile ilgili lise ve ortaokullara konferanslar verdim.Namık Kemal Ortaokulunda konferansta öğrencilere:

“Sizin cep harçlıklarınız sigara almaya yetmez,ayrıca sigara içmediğinizi biliyorum, ama hocalarınızın bazıları ve Müdür’ünüzün içtiğini biliyorum.Hocalarınızı ve Müdür’ünüzü size emanet ediyorum,” dedim.

Muayenehaneye daha yeni gelmiştim ki, Müdür Abdullah Bey’den telefon geldi:

“Doktor, biraz evvel öğrencilerden bir gurup odama geldi.Bana sakız ve çerez getirdiler.Sigara paketimi ve çakmağımı aldılar.Sizin konferansınız çok faydalı oldu. Bugünden itibaren sigarayı bırakıyorum,” dedi.

Bir taraftan gazetelerde AK KARA köşemde makaleler yazarak ülkemin ve kentin sorunlarını dile getiriyordum.Bu kent her şeyi hak ediyordu.İskenderun Akdeniz’in gizemli en son köşesiydi.Daha çok katkıda bulunmalıydım.

Benim kardeşlerim küçükken Pendik’te Kızılay’ın düzenlediği sünnet şöleninde sünnet olmuşlardı.Bende fakir çocukları sünnet ettirmeliydim.Bu fikrimi partime ilettim.Bana teşekkür ettiler:

“Bütün sorumluluksende, izin almak bizde,” dediler.

Şehir eşrafından ve mağazalardan yardım topladım.Bir taraftan da partiye çocuklar kayıt oluyorlardı.Yüz çocuk olunca kayıtları kapattık.Gelenlere;

“Seneye yaparız,” dedik.


Garnizon Komutanı’na;

“Fakir çocukları sünnet ettiriyoruz,İskenderun sahiline on büyük çadır ve her çadıra on karyola yatak verirseniz bizi ve çocukları çok mutlu edersiniz,” dedim.

“Seve seve veririz,” dedi.

Sünnet tarihinden bir gün evvel çadırlar kuruldu.Ailelere;

“Herkes kendi yatağını, çarşaflarını getirsin, süslemelerini yapsın,” dedim.

Öğleden sonra Bevliye Doktoru Deniz Binbaşı Ali İhsan Diker nezaretinde 5 sünnetçi ile çocukları sünnet ettirdim.Akşamda yerel sanatçılar ve Soğuk Oluk’tan bazı gazinoların gönderdiği sanatçılarla şöleni tamamladık. Aynı şöleni ertesi yılda da tekrar ettik.

Gazeteci Aydok Mısırlıoğluve Avukat Osman Müftüoğlu ile beraber İskenderun Kültür ve Turizm Derneğini kurduk.Aynı zamanda Yelken Kulübüne üye oldum.Bir sene sonra kulübün genel sekreteri oldum.6 yıl bu görevi yürüttüm.

Sağlık Bakanlığına müracaat ettim.Emekli olamam için üç yıl daha memur olmam gerekliydi.İskenderun Ana Çocuk Sağlığına atandım.Kaymakam Bey, oranın idari işlerini de bana verdi.Bir yıl çalıştım,Tam Gün Yasası diye bir kanun çıktı.Doktorlar ya muayenehanelerini kapatıp tam gün memuriyette çalışacaklar veya istifa edecekler.Hiç vakit kaybetmeden istifa dilekçemi verdim.Bazıları, kaçak göçek idare ettiler.Altı ay sonra 


kanun değişti.Olan benim dürüstlüğüme oldu.Böylece memuriyet hayatımı da noktaladım.

12 Eylül’de ihtilal oldu. Arkadaşım Or.General Bedrettin Demirel, Kara Kuvvetleri Komutanı, bu ihtilalin beş kişisinden biri idi.O günlerde ona ulaşmak kolay değildi.Ta ki Kurucu Meclisin kurulma aşamasına gelinceye kadar.Onun siyaset anlayışını biliyordum,ama ihtilalden sonra olaylar onun istediği gibi gitmedi.Ülkede çok büyük kıyımlar, işkenceler oldu.Buna çok üzüldüm.

Aynı şey Hatay çapında da oluyordu.Sıkıyönetim Komutanı Kenen Güven’i ziyaret ettim.Çok babacan, anlayışlı bir komutandı.Ayrılırken;

“Komutanım, herhangi bir konuda yardımım dokunursa sevinirim,” dedim.

“Bir dakika otur,” dedi. “Kaç yıldır buradasın?”

“11 yıl komutanım.”

“Sen bu kenti, eşrafını iyi tanıyormusun?”

“Evet komutanım,birçoğu hastamdır.”

“Ara sıra istihbarat konusunda yardımlarını rica edeceğim,” dedi.

“Bildiğim neyse onu söyleyebilirim,” dedim.Tokalaşıp ayrıldık.

Birkaç kez beni Kurmay Başkanı aradı, bazı kişiler hakkında soru sordu,onlara doğru bildiklerimi anlattım.Zamanla güvenlerini kazandım.

İnsanlar ha bire birbirlerini şikâyet ediyorlardı.Birçok kişiyi nezarete atılmaktan kurtardım


Zamanla Kenan Paşa ile dost olduk.Beni çok sevdi, benim rica ettiğim çok kişiyi de serbest bıraktı.

1980 yılında Ergunlar ile biz, arabalarımızla Avrupa turuna çıkmaya karar verdik.O yılın temmuz ayında yola koyulduk.Çocukları Pendik’te kayınvalideme bıraktık.İsviçre’ye kadar beraber gittik.Biz oradan Almanya’ya Karlsruhe’de oturan Filiz’in halasının oğlu Tayyarlara gittik. Birkaç gün kaldıktan sonra yanımda çalışan sekreterimin eniştesi İbrahim Üzümlere gittik.Oradan da beraber İspanya’ya, Moraira bölgesinde kiraladığımız villada 15 gün kaldık, sonra Türkiye’ye döndük.

 

ÇEVRE KORUMA DERNEĞİNİN KURULUŞU

Deniz Subay Lojmanları sazlık ve hafif bataklık, deniz kenarında bir yerde yapılmıştı.Zamanın Amirali sivrisineklerden kurtulmak için bataklığı toprakla doldurmayı düşünmüş. Para toplamak için sivillerle İskenderun Sivrisinekle Mücadele Derneği kurmayı düşünmüş.Bana telefon açtı:

“Birkaç arkadaşını bize bildir, böyle bir dernek kuracağız,” dedi.

Yönetim kuruluna kendi adımı, Eczacı Oktay Demirkan ve birkaç isimi verdim.Dernek kuruldu paralar toplandı, bataklık kurutuldu. Böylece işlevi bitmiş oldu.

Amiral tayin olduktan sonra,Oktay ile birlikte, elimizde kalan bu derneği, daha faydalı bir şekilde kullanalım, dedik.Olağanüstü genel kurul yaparak 


derneğin ismini, İskenderun Çevre Koruma Derneği yaptık.Tüzüğünde bazı değişiklikler yaptık.Böylece İskenderun Çevre Koruma Derneğimiz doğmuş oldu.

Bu dernek ile çok geniş faaliyetler yaptık.Ayda bir, halkı aydınlatmak üzere ülkemizin tanınmış yazarlarını,bilim adamlarını ve sanatçılarını davet ettik, onlara konferanslar verdirdik.Ayda bir, beş bin tirajlı yeşil renkli ÇEVRE gazetesi yayınladık.Okullarda çevre konferansları verdik.Akdeniz’in diğer kentlerinde çevre dernekleri kurdurduk.Kısa zamanda Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri Birliğini oluşturduk.Ayda bir, bu derneklerle toplantı yaparak bölgenin çevre sorunlarına eğildik.Ana konularımız hava, su, deniz kirliliği,katı atık yönetimi ve hızla sanayileşen İskenderun Körfezi’nin kirliliğinin önlenmesiydi.Bir sivri sinek derneğinden bir örgüt kurmuştuk.

Ayrıca uluslararası Akdeniz Eylem Planında görev aldık.Bu plan Akdeniz’de sınırları bulunan tüm ülkelerin ortaklaşa yürüttüğü bir projeydi.Avrupa’daki bilim adamları,sivil kuruluşlara daha çok önem veriyorlardı.Çevre Bakanlığıda derneğimizi tavsiye etmiş.Böylece uluslararası bu projeye dahil olduk.Çeşitli ülkelerden profesör konuklarımız geldi.Bölgenin 50 senelik çevre projeksiyonlarını sunduk.

Akkuyu Nükleer Santrali’nin kurulmaması için her sene Akkuyu’da eylem ve şölen yaptık.Haluk Levent ve başka sanatçıları çağırdık. Bilim adamlarını 


çağırdık.Yerinde halkı bilgilendirme konferansları verdirdik.Biz otuz sene önce bu eylemleri yaptık, ama bugün Akkuyu Nükleer Santrali ne yazık ki kuruluyor!

SİYASİ HAYATIM

Ben siyasetin hep içinde oldum.Asker iken bir ara siyasetten koptum.Ama yine de içindeydim.AKKARA köşemde başka mahlasla yazılar yazdım.

İskenderun’daki mesleki başarımdan ve sosyal hayattaki aktifliğimden dolayı,devamlı gündemde kalmıştım.Dolayısıyla siyasetçiler muayenehaneme gelirlerdi.Sohbetler yapardık.Sağ görüşten de gelen olurdu, sol görüştende.Ama herkes benim sosyal demokrat olduğumu,Ulu Önder Atatürk’e ve Cumhuriyet’e sevdalı olduğumu bilirdi.Daha önce de söylediğim gibi askerlikten ayrıldıktan sonra ilk işim CHP’ye kaydolmak oldu.

12 Eylül’den sonra partiler kurulmaya başladı.Özal’ın başını çektiği ANAP,Calp’ın kurduğu Halkçı Parti önde gözüken partiler arasındaydı.Ama bir parti vardı ki uzun iknalar sonunda Erdal İnönü’nün başına geçtiği SODEP’ti. Eski CHP’liler olarak bu bayrak altında toplanıyorduk.Saat 17’den sonra muayenehaneme arkadaşlar geliyordu, tartışıyorduk.

Ankara’da parti yöneticilerinin yaptığı araştırmadan sonra benim ismim öne çıkmıştı.Bir gün Ankara’dan eski senatörlerden Mehmet Sönmez aradı:


“Doktor Bey, Erdal İnönü’nün selamı var. İskenderun teşkilatını kurmanı rica ediyor.Yaptığımız araştırmalarda senin ismini önerenler çoğunlukta.”

“Teşekkür ederim, benim için bu rica görev sayılır,ancak arkadaşlarımla görüşmem lazım, size yarın cevap veririm.” dedim.

Ertesi gün eski CHP’liler ve fikrine saygı duyduğum kişiler ile toplandık.Kendilerine gelen telefonu anlattım,bu konudaki görüşlerini ve desteklerini sordum.Hepsi olumlu buldu.Bende Ankara’ya durumu bildirdim.

Siyasette ilk defa aktif ve tarihi bir görevin sorumluluğu üstümde olarak göreve başladım.Bana verilen bilgilere göre ilçe yönetim kurulunun %60’ının yeni,%40’ınıneski partililerden oluşmasını, Evren Hükümeti, şart koymuştu.Bu kriterlere dikkat ederekİskenderun ilçe teşkilatını kurdum.Bende il teşkilatında il başkan yardımcılığı görevini aldım.

Çok kısa zamanda köyleri dolaştım.Yaklaşık beş bin kişiyi üye yaptım.Gittiğim köylerde çoğu köylüler beni tanımıyordu.Köyden saygın bir partili ile beraber kapıları çalıyor,üye yapıyorduk.SODEP 12 EylülAskeri Yönetiminden sonra, solda en büyük umuttu.Kısa zamanda İNÖNÜ ismi sosyal demokratları SODEP bayrağı altında toplamıştı.Ülkede büyük heyecan ve rağbet görmüştü. Erdal Bey, nereye gitse arkasında çok büyük halk kitlesi ve uzun araba konvoyları ile gidiyordu.Bunu gören Askeri yönetim ilk seçimlerde SODEP’i seçime sokmadı,HALKÇI Parti’yisoktu.Böylece demokrasi bir daha katledildi


Bugünkü sancılı Türkiye’nin temelleri o gün atılmış oldu.Sonuç olarak, askerin şapkasından Özal çıktı.

Daha sonraki seçimlerde ben de Hatay’dan adaylığımı koydum.O seçimde Genel Merkez Hatay için SODEP’e kayıtlı seçmenle ön seçim yaptı.Ben nihayet buralı değildim.Köyüm kentim yoktu.Herhangi bir etnik kökene de dahildeğildim.Köylüler köylülere,Araplar Araplara,yerliler yerlilere,Kürtler Kürtlere oy verdi.Tabii ben seçilemedim.Böylece aktif siyasi hayatta dersimi aldım ve şu şiiri yazdım:

 

POLİTİKA SENİN NEYİNE

Yalan söyleyip el etek öpmezsen

Yatağı yorganı genel merkeze sermezsen

Kendini hergün aynaya bakıp övmezsen

Politika senin neyine

Doğru söyleyip dokuz köyden kovulursan

Partim büyüyecek diye gece gündüz yorulursan

Emek vermeyenler seçilince dövünürsen

Politika senin neyine

Dansöz gibi kıvırmazsan

Oy verene yağ çekmezsen

Gizli gizli kulis yapmazsan

Politika senin neyine

Ne Arap’sın ne yerlisin ne Kürt’sün

Kişi isterse ağzından kuş tutsun

Şayet doğurmadıysa anan seni


Antakya’dan Dörtyol’dan Erzin’den

Hatay’da politikaya soyunmak

Senin neyine

Muayenehaneme geri döndüm.Yedi yılda maddi olarak belki çok şey kaybettim, ama tarihi bir görevi yerine getirmiş olmanın gururunu da yaşamış oldum.

Ve bu şerefi çocuklarıma miras bırakıyorum!

 

TÜRK DİŞ HEKİMLERİ BİRLİĞİ KURULUŞU

O yıllarda Türk Tabipler Birliği başkan yardımcılığı ve İskenderun temsilciğini yapıyordum.Aynı zamanda İskenderun Hıfzıssıhha yönetiminde de bulunuyordum.Diş hekimlerinin Türk Tabipler Birliğinden ayrılacağını ve Türk Diş Hekimleri Birliğinin kurulacağını biliyordum.Mecliste kanunlaştıktan sonra diş hekimi sayısı 100’ü geçen illerde önce odalar kurulacak,odalardan giden delegeler ve başkanlar da Türk Diş Hekimleri Birliğini seçecekler, şeklindeydi.Bu çorbada da tuzum bulunsun, dedim.Benim bu isteğim, görev aşkımmıydı yoksa seçilme aşkım mı bunu bugün de bilmiyorum.Belkide bu birliğin tarihinde ilk olmaktı.Tarihe not düşmekti.Bildiğim tek şey ise işe koyulmaktı.İlk birlik yönetiminde olmayı çok istiyordum.

Hatay Diş Hekimleri Odasının kurulmasında aktif görev aldım.Antakya’da toplantılar yaptım.Halen Tabipler Odası ikinci başkanı olmam nedeniyle arkadaşlarım bana çok saygılıydılar.Toplantıda İskeleti 


oluşturduk.Başkan ve yönetim kurulu listesini, delege listesini belirledik.Seçim yaptık.Liste aynen seçildi.Ben böylece Ankara delegesi olarak seçilmiş oldum.

Genel Kuruldan birkaç gün önce Ankara’ya geldim.Siyasetteki deneyimlerimden bildiğim kadar kulis faaliyetlerinde bulunmam gerekliydi.Çünkü ben, ilk genel kurulda,yönetim kurulunda olmayı çok arzuluyordum.

Ankara’da öğrendiğim kadar iki kulis merkezi vardı.Biri Ankara Diş Hekimleri Odası,diğeri Diş Hekimi Eser Cilasun’un muayenehanesi.Bir yerde bir seçim varsa orada siyaset de vardır.Aynı siyasi görüşte olanlar bir araya gelirler.Sosyal demokratlar, sevgili meslektaşım Eser Cilasun’un muayenehanesinde toplanmaya başladı.Demokratlar veya ortanın sağı, Ankara Diş Hekimleri Odasında toplanmaya başladı.Her iki tarafa da gidip geliyorduk.

Ben tabiiki, sosyal demokratlar gurubu ile çalışıyordum.Diğer illerden gelen delegelerle kulis yapıyordum.Son gün aramızda listemizi hazırladık.Ankara Odasında, rahmetli Orhan Özkan’ın başını çektiği diğer gurup kendi listesini yaptı. Seçime bu şekilde iki liste halinde girdik.

Kongre günü iki gurup da sevdiği rahmetli hocamız Yılmaz Manisalı’nın Divan Başkanı olmasında mutabık kaldı.İkinci başkanlık için ben bizim guruptan, Samsun Oda Başkanı da diğer guruptan aday olduk.Oy çokluğu ile divan ikinci başkanlığına seçildim.İkinci başkan seçimi demek, o gurubun seçimi 


kazanması demekti.Böylece gündemdeki maddeler konuşuldu.Sonra seçime geçildi.Bizim liste ilk yönetim kuruluna seçilmiş oldu.

Hani seçildik seçilmesine,ama ne yerimiz yurdumuz var ne de büromuz. Seçimden sonra Yılmaz Bilgin’in muayenehanesinde toplandık.Kendi aramızda görev bölümü yaptıktan sonra,çantalarımız kucağımızda gündem belirledik.

Büronun tutulması gerekli, büro malzemelerinin alınmasıgerekli, çalışanların işe alınması,avukatımızın tutulması gibi acil yapılacak işleri sıraladık.Aşağı yukarı büromuza iki üç ay gibi bir zamanda geçebildik.Bu zaman zarfında çeşitli muayenehanelerde toplandık.Tabii harcırah yok,yol parası yok,yemek parası yok.Her şey kesemizden.Birkaç ay sonra yol parası alabildik.Otel parası vermemek için sabah Ankara’ya geliyor, akşam gidiyorduk.Elektrikli daktilo alınca çok sevinmiştik.Yani bin bir güçlükle işe koyulduk.

Kanuna paralel olarak yönetmeliklerin çıkması gerekiyordu.Hepimiz bir konuyu aldık, bana disiplin yönetmenliği verildi.Tabipler odası deneyimlerimi de göz önüne alarak ilk disiplin yönetmeliğini yazdım.Genel Kurulda tartışıldı, rötuşlar yapıldı. Böylece bugünkü yönetmeliğin iskeleti oluşmuş oldu.

İki dönem yönetim kurulunda çalıştım.İkinci dönemde, ikinci başkanlık görevinde bulundum.Üçüncü döneme, kendi isteğim ile katılmak istemedim.Yerime daha genç ve dinamik arkadaşların seçilmesini ve bu bayrağı bizden aldıkları yerden 


daha ileri taşımalarını arzu ettim.Birlik maceram da böylece tamamlanmış oldu.

Bu arada bir anekdotu anlatmadan geçemeyeceğim:

O yıllarda çocuklarım üniversite tahsillerini Ankara’da yapıyorlardı.Birliğe gidiş gelişlerde yavrularımla hasret gideriyordum.Bir gün kahvaltıda Oğlum Alpay:

“Baba ben, bu arada İngilizcemi ilerletmek istiyorum.Kursa gitmek için bana destek çıkar mısın?” dedi.

“Olur, insana yapılan yatırım en iyi yatırım,” dedim.

Aradan zaman geçti, bir akşam arkadaşlarla Mülkiyeliler Birliği’nde yemek yiyelim, dedik.Masa ayırttık, akşam gittik, bir şeyler ısmarladık. Biraz sonra yemek müziği çalmaya başladı.Aaa,benim Alpay gitar çalıyor! Şaşırdım, gözlerimi sildim bir daha baktım. Daha ilk kadeh, sarhoş değilim!Tabiiki,o, benim orada olduğumu henüz görmedi.Garsonu çağırdım;

“Müzisyenlere benden içki götürün,” dedim.

Garson içkileri verdi, gitarcının kulağına;“Cemil Altay’dan.” deyince, Alpay şaşırdı,beni aranmaya başladı!Göz göze geldik.Kadeh kaldırdık.Biraz mahcup, biraz yüzü kızarıktı.Arada buluştuk:

“Oğlum, sen ne zaman öğrendin?”

“Baba, sana söylemiştim, İngilizce kursuna para istemiştim.Gitar desem vermezdin.”

“Oğlum, çok iyi yapmışsın, gurur duydum.”


Diş Hekimleri Birliğinde iken oda başkanlarına Çevre Koruma Derneği tüzükleri gönderdim.Kendi şehirlerinde öncü olmalarını istedim.Her odaya ayda bir çıkardığımız ÇEVRE gazetesini gönderdim.

Türkiye Aile Planlama Derneğiİskenderun Şubesini kurdum.Bu derneğin amacı insanların bakabileceği ve eğitebileceği kadar çocuk yapmalarına yardımcı olmak.

Kırsalda yaşayan kadınların sağlığını korumakve onlara bedava kondom spiral takmak.Bazı gerici zihniyetler karşı duruyorlardı.Türk kadınını kısırlaştırıyorlar gibi dedikodular yayıyorlardı.Gittiğimiz Sünni köylerde bunu yaşıyorduk. İki sene başkanlık yaptım.Sonra hanımlara bıraktım.Dernek binasında Nisaiye Doktoru bedava muayene yapıyordu.Korunma için spiral kondom bedava takılıyordu.Köylere mahallelere gidiliyor, okullarda bakabilecekleri kadar çocuk yapmaları eğitimi veriliyordu.

Kızılay İskenderun Şubesi Yönetim Kurulu üyesi ve Genel Merkez delegesi,Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Atatürkçü Düşünce Derneği üyeliklerinde bulundum.

İskenderun Yelken Kulübü Yönetim Kurulunda altı sene genel sekreterlik görevini yürüttüm.Kulübümüz amatör birruhla çok güzel çalışıyordu.Değişmez başkanımız ve çok sevdiğim arkadaşım Avukat Ali İnan Özen de çok çalışkan ve hırslı başkandı.Biz yönetimde olduğumuz zamanda yelken sporu büyük atılımlar kazandı.Optimis ve lazer sınışında ülke birinciliklerimiz oldu.Bu kulübü bir 


aile gibi yönetiyorduk.Akşamları hanımlar evden yaptıkları yemekleri getiriyorlar, ortak mutfak yapıyor,hep beraber yiyor, sohbet ediyorduk.Kumsalda ateş yakıp eğleniyorduk.Başarımızın sırrı bu kaynaşmaydı.Denizde çocuklar yarışırken kıyıda da anne ve babalar yarışıyordu.Şehir dışı yarışlara ailelerle beraber gidiyorduk.

Bu arada sizlere 1977 Sinop yarışından bahsetmek isterim:

O yıllarda iktidarda Ecevit hükümeti vardı ve ülkede benzin sıkıntısı yaşanıyordu.Zor şartlarda çocuklarla beraber Sinop’a gittik.Amacımız yarıştan sonra Hopa’ya kadar gezi yapmak.Yarışlarımız çok zor geçti,rüzgâr sert olduğu için bazı sporcular yarışı bitiremediler.Bizim çocuklar her yarışta ilk üçü aldılar.Tabii kıyıya geldiklerinde teknelerine ben, başkan ve yönetim kurulunun diğer üyeleri yardım ediyoruz.Bizim bu çalışmalarımızı gören bir yönetici bana döndü:

“Başarınızın sırrı, sizlerin bu çalışmalarınızdır, tebrikler,” dedi.

Evet, Hopa bizi bekliyor, ama benzin yok.Sinop Başkanı:

“Gemi ile gidin, yarın gelecek hem rahat kamaranızda gider gelirsiniz hemde yorulmazsınız. Bütün kıyı şehirlerinide görürsünüz.”

Bu fikre balıklama atladık.Gittim, yedi kamara bileti aldım.

Vapur açıkta demir atıyor, balıkçı tekneleri ile vapura biniyorsunuz.Bir tekneye doluştuk, büyük 


bir heyecanla vapura çıktık.Görevliye biletleri gösterdim, kamaralarımızı tarif etmesini söyledim.

“Bayım, kamara mamara yok, kadınlar kadın koğuşuna, erkekler erkek koğuşuna gidecek!”

Şaşırdık, ani bir kararla gemiden hemen inip kıyıya gitmeye karar aldık.Bizi getiren tekne oradaydı, el ettik, sandala bindik.Sahibi Karadeniz şivesiyle:

“Ne oldi haçan?Şimdi pindünüz, şimdi indünüz,”deyince, bizi aldı bir gülme,bütün üzüntümüzü aldı götürdü.

Şimdi düşünüyorum da bütün bu sosyal faaliyetlere ve hastalarıma nasıl vakit ayırdım.Aileme çocuklarıma ne kadar zaman ayırabildim?Arkamda Filiz gibi bilinçli bir anne olmasa ben, bu faaliyetleri yapamazdım.Kendisine teşekkür ve şükranlarımı sunarım.

Geriye baktığımda torunlarıma anlatacak çok şeyim var.Demek ki, boş yaşamamışım.Yalnız kendim için yaşamamışım.Ülkeme faydalı olmak için, her konuda çalışmışım, yaşamımdan zaman ayırmışım.

Bu görevleri yapmaktan çok mutluyum.

 

 

KALP KRİZİ GEÇİRİYORUM

Bu kadar hızlı yaşamanın, bu kadar faaliyetlerde bulunmanın sağlık faturasını elbet bir gün ödeyecektim.İşte o gün, bu gündü.Bir nisan benim doğum günüm.Evde ailece kutladık.Beni seven, doğum günümü tebrik etmek isteyen dostlarım da muayenehaneye 


çiçek gönderdiler.Sekreterim Sevda muayenehanenin her odasına vazolarla çiçekleri serpiştirmiş.Sevda Hanım çok çalışkan, çok dürüst ve çok sevecen bir kızdı.Benim sağ kolumdu.Bütün işleri ona yıkmıştım, ben yalnız hekimlik yapıyordum.Yani muayenehaneyi sahiplenmişti.Baktım her taraf çiçeklerle donatılmış;

“Eline sağlık,” dedim.

Aradan üç gün geçmişti,öğle yemeğinden sonra işe geldim.Midem fena ağrımaya başladı.İlaçlar aldım, geçmedi.Yavaş yavaş göğsümde, kollarımda ağırı yayılmaya başladı.

“Sevda, ben kalp krizi geçiriyorum. Dr. Duran İkizler ve Dr. Celal Satıcı’yı acele çağır.” dedim.

İkisinin de muayenehanesi çok yakındı.Maksadım biri yoksa diğeri gelsindi.

Doktorlar gelene kadar kendimi motive ettim.Bir nisanda doğum günüme gelen çiçeklerle konuştum, onlara;

“Ölmeyeceğim, tekrar sizi koklayacağım,” dedim.

Böyle anlarda insanın kendini bırakmamasını ve yaşamaya direnmesini,panik olmamasını bir yerlerde okumuştum.Ben de onu yapıyordum.

İkisi de hemen elektro aletleri ile geldiler.Hemen ilk müdahaleyi yaptılar.

“Kalp krizi geçiriyorsun,Devlet Hastanesine kardiyolog geldi, seni oraya yatıralım,” dediler.

Dr. Duran İkizler’leAskeri Tıbbiyeden buyana birbirimizi seven iki kardeş gibiydik. Üzüntüsü yüzünden 


fışkırıyordu.Arkasını dönüp gözyaşlarını sildiğini fark ettim.Kendi kendime, ‘Galiba yolun sonuna geldim!’ dedim.

Devlet Hastanesine telefon ettiler.Beni orada Kalp Doktoru Nihat Özer karşıladı.Daha yeni gelmiş.İki doktorda telefon edince ve benim hekim olduğumu öğrenince beni çok güzel muayene etti, testlerimi yaptırdı, yoğun bakıma yatırdı.Yoğun bakımda on gün kaldım.On gün sonra benim birkaç gün daha dinlenip Çukurova Tıp fakültesinde Anjiyo yaptırmamı söyledi.KardiyologDr.Nihat Özer tarafından çok ihtimamlı tedavi gördüm.Kendisine teşekkür ettim ve eve geldim.

Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dekanı Ortodontist Prof. İlter Uzel’e telefon ettim.Kriz geçirdiğim için çok üzüldü.

“Merak etme, bizim akrabamız Doçent Mustafa Demirtaş’a yaptırırız.Ben sana gün alayım, anjiyodan sonra bizde kalır, ertesi gün gidersin,” dedi.

On gün sonra Adana Tıp Fakültesi Kardiyoloji Bölümünde anjiyo oldum.Oradaki konseyden üç damarımın %90 tıkalı olduğunu ve cerrahi girişimin sakıncalı olacağını bildiren bir rapor çıktı.Bu durumda ilaçla yaşayacağım bildirdi.Anjiyomu yapan Doçent Mustafa Demirtaş Hoca:

“Sen bunlara bakma, İstanbul’a Kalp Cerrahı Prof. Dr.Bingür Sönmez’e git.Al bu filmleri(o zaman cd yoktu)ona göster,” dedi.Teşekkür ettim.

Araştırdım Bingür Sönmez Sarıkamışlı, aynı mahallede yaşamışız, ama ben oradan erken ayrıldığım 


için onu tanımıyordum.Amcamın oğlu Lütfü’nün arkadaşıymış.Ona telefon ettim.

“Bekliyorum, hemen gelsin,” demiş.

Bu benim için büyük şans oldu.Çağlayan’daki Florans Naytinge Hastanesine gittim.

“Bana iki yerden torpillisinhem hemşerimsin hem de arkadaşımın akrabasıymışsın.Ver şu filmleri bir bakalım.Evet, biraz zor olacak, ama ben hallederim.” dedi.

Beni hemen hastaneye yatırdı. Çok başarılı bir operasyon geçirdim.Her gün gece gündüz bizzat gelerek kontrol etti.Bir hekimin doğuştan hekim olduğunu onda gördüm.Yalnız bana değil, tüm hastalarına aynı ilgiyi gösteriyordu.

O günlerde İstanbul’da diş hekimliği bilimsel kongresi vardı.Hatay’daki dişhekimiarkadaşlarım, her gün beni arıyorlardı.

“Kongreye geleceğiz, bir isteğinvar mı?” dediler.

“Hatay’ da yontuculara Hipokrat kafası heykeli yaptırıp getirin,” dedim.

Sağolsunlar ziyarete geldiler, heykeli de getirdiler.Ertesi gün Bingür Hoca’ya takdim ettim.

“Çok makbule geçti,” dedi. “Sahici mi?Benim başımı derde sokmayın!”

“Hayır Hocam, aynısını yapıyorlar.”

Gülüştük, ona binlerce şükran ve teşekkürlerimi sundum.

“Yılda bir kontrole gel,” dedi. Vedalaştık.

Bir ay İstanbul’da nekahet dönemimi bekledik.Son zamanlarda idrar yapmada zorluk çekiyordum


Bir ay sonra muayene oldum.İlaçlarımı yazdılar.

“İdrar zorluğu çekiyorum,” dedim.

“Sondadandır.Bir bevliyeciye görün,” dediler.

Uçak biletimizi aldık, ertesi gün gideceğiz.

Sabah kalktım, idrar yapamıyorum.Panik oldum.Kardeşim Cahit Altay’ın Göztepe’deki evinde kalıyorduk.Oraya yakın Göztepe Sosyal Sigortalar Hastanesi Üroloji Bölümüne gittim.İltihaptan kanalda darlık oluşmuş.Sonda ile idrar yaptırdılar.İdrar yapmanın ne büyük nimet olduğunu böylece anlamış oldum.

“Bugün İskenderun’a uçakla gitmem gerek, akşama bilet aldım,” dedim.

“Tamam, hallederiz doktor,” dedi.

Çok babacan ve Müşvik bir hekimdi.Sondanın ucuna bir ampul yerleştirdi.

“Tuvaletin gelince çıkarır, sonra takarsın.”

Böylece İskenderun’a kadar sonda ve ucunda bir ampulle gittim.İskenderun’da bevliyeci arkadaşım Yusuf Civelek’e uğradım.Sondayı çıkardı, gerekli tedaviyi yaptı.

Artık yavaş yavaş muayenehaneme gitmeye başladım.Hastalarım,siyasetçiler, dernek arkadaşlarım,basın arkadaşlarım her gün akın akın evime veya muayenehaneye gelerek,“Geçmiş olsun, Allah seni bize bağışladı,” dediler.

Artık ailece aktif siyasete, dernek işlerine karışmamaya,muayenehanedeki işleri daha uzun aralıklarla 


kabul etmeye,huzurlu bir hayat yaşamaya karar verdik.

İki üç ay sonra ben istemesem detoplum ve hastalarım, beni eski faaliyet çizgime çektiler. Hiçbir şey yokmuş gibi faaliyetlerime devam ettim.On sene sonra hafif bir kalp krizi daha geçirdim.Adana Tıp Fakültesinde Mustafa Demirtaş Hoca 2 stant taktı.Yola devam!

2010 yılı Ramazan Bayramı’ydı,bütün çocuklarım ve torunlarımla beraber bayramı geçirecektik.Her şey yolunda gidiyordu.Ben her sabah yürüyüşlere devam ediyordum.Arife günü büyük kızım Yeşim ile beraber sabah yürüyüşüne çıktık,yarım saat sonra kriz geçireceğimi fark ettim.Yeşime;

“Ben burada oturuyorum, eve git, arabanın anahtarını al, kimseyi heyecanlandırmadan gel, beni al, hastaneye gitmem gerek,” dedim.

Sevgili okuyucularım, bana sorabilirsiniz neden ambulans çağırmadın, diye. Yine okuduğum kaynaklara göre ambulans bekleyene kadar, siz hastaneye taksi veya özel otomobille yetişecekseniz,onu tercih edin, yazıyordu.

Sosyal Sigortalar Hastanesine gittik.Acildeki doktor muayene etti:

“Bir şeyin yok,” dedi,ben de ona:

“Ben hekimim, kendimi kötü hissediyorum.Lütfen kardiyolog çağırın.” dedim.

Kardiyoloji doktoru geldi, elektro çekti:

“Bu kriz geçiriyor, derhal yoğun bakıma alın,” dedi.


Diğer doktora göz ucuyla baktım,bu sana ders olsun kabilinden.Tekrar yoğun bakıma yattım.Üç günlük bir tedaviden sonra bayram sonrası taburcu oldum.

 Mustafa Demirtaş’atelefon ettim, olanları anlattım.

Doktor Bey:

“Tekrar anjiyo yapalım,” dedi, bana gün verdi.

İlk anjiyodaki tecrübelerime dayanarak yanıma şoför aldım.Anjiyoya gittik.Bana tekrar iki stant, bir balon yapıldı.Bir gece hastanede kaldım. Filiz ile şoför, üniversite misafir evinde kaldı.Ertesi gün eve döndük.

Aile konseyi toplandı.Benim hakkımda karar aldılar.

“Baba, artık çalışmıyorsun,muayenehaneyi kapıyorsun!”

O an hastalarımı düşündüm, ben onları, onlar beni nasıl bırakabilirdik?

“Yapamam, hastalar beni çağırırlarsa gitmemezlik yapamam!” dedim.

“O zaman bu şehirden gidersin!” dediler.

Emeklilik fermanım böylece imzalanmış oldu.

Bu şehirden gidersin, demek kolaydı.Bu şehirden nasıl giderdim? Kırk yıldan fazla burada yaşadım.Kırk yıllık dostlukları bu şehirde edindim.Köylüsüyle kentlisiyle hepsi beni bağrına bastı.Denizlerinde yüzdüm, dağlarında gezdim.Çocuklarımı burada büyüttüm, burada evlendirdim.Torunlarımı burada sevdim.Evimdenkörfezi 


burada seyrettim.Şehrin heyecanlarını kutlamalarını, şampiyon kulüplerin konvoylarını bu balkondan izledim.Kişiliğimi bu kentte buldum.Ben İskenderun, İskenderun ben olduk…

“Çocuklarım, bana diyorsunuz ki, kök saldığın bu kentten köklerini kopar git.Ben nasıl giderim?”

Oysa onlar benim hakkımda çoktan kararı vermişlerdi.Sabah kahvaltısında büyük kızım:

“Baba,senmademki burada kalınca faaliyetlerine devam edeceksin,biz burada kalmanı kesinlikle istemiyoruz.Sana iki seçenek sunuyoruz.Ya İstanbul’a veya Antalya’ya taşınmalısın!”

“Çocuklarım, galiba siz haklısınız, ama bu bana çok zor gelecek.Annene de zor gelecek.Onunda kırk yıllık dostları var,o da onları bırakıp gidecek.Orada bunalıma girecek.Bize biraz müsaade, annenle düşünelim.Kararımızı size bildiririz.”

Günlerce düşündük.Gitsekmi,kalsak mı?Bir türlü karar veremedik.Hani şarkıdaki gibi;

“gitmek mi zor,

 kalmak mı zor,

o sabahı gel bana sor.”

Sabah akşam arpacık kumrusu gibi düşündük. İstanbulmuAntalyamı?İstanbul’da akrabalarım, oğlum Alpay, kızım Yeşim vardı.Her ne kadar cazip geldi ise de Antalya’da kızım Diş Hekimi Cemre vardı.Antalya’da trafik sorunu yok.Doğa güzel.Dünya kenti.En sonunda Antalya’ya gitmeye karar verdik ve evlatlarımıza bildirdik.


BAĞ BOZUMU

Ömrümün büyük kısmını geçirdiğim bu şehirden artık ayrılacaktım.Kırk üç senede ilmek ilmek kurduğum dostlarımdan ayrılacaktım.Bu şehrin caddelerinden, nutuk çektiğim meydanlarından,piknik yaptığım ormanlarından ayrılacaktım!

Yılların birikimi olan bütün varlıklarımı satacaktım.Muayenehanem benim mabedimdi,onu da kapatacaktım.Bütün bunları düşününce içim bir tuhaf oluyordu.Bazen gitmekten vaz geçiyordum, bazen de en doğrusu bu,diyordum.

Ama ok yaydan çıkmıştı.Ailece aldığımız bu karar,en mantıklı karardı ve bu karara uymak mecburiyetindeydim.Evden arabama binmeden çıktım.Yolda nakil için neler yapacağımı planlamaya başladım. Önce bir kamyon kiralamalıydım,sonra hastalarımın işlerini bitirmeliydim.Alacakları tahsil etmeli ve sağa sola olan ufak tefek borçlarımı ödemeliydim.

O gün muayenehaneye geldim.Yirmi beş yıl benimle çalışmış emektar asistanım Sevda’ya Antalya’ya taşınacağımızı, bir ay içinde hastalarımızın yarım kalan işlerini bitirmemiz gerektiğini, alacakların ve borçların listelerini bilgisayardan çıkarmasını söyledim.

Sevda, sandalyeye zor oturdu,iki gözü iki çeşme ağlamaya başladı.Sanki anasından, babasından ayrılıyordu.Ona sarıldım:


Ağlama kuzum, Antalya buraya yakın, kızını da alır gelirsin,” dedim, ama o sözlerimi bile duymuyordu,masaya kapanmış ağlıyordu.Bu durum benide bir hayli üzdü.

“Merak etme,” dedim. “Muhasebeye söyledim,emekliliği hakketmişsin,tazminatını da hesaplattım,hesabına bankaya paranı yatırttım. Haydi kalk, bana bir kahve yap.”

Yüzüme baktı:

“Sen bizim ailemizin babasıydın.Babam öldü, seni baba bildik.Her şeyimize koştun,şimdi bırakıp gidiyorsun.Kendimi öksüz hissediyorum.Bu kararından dönemezmisin?”

“Sevdacığım, bu kararı sağlığımdan dolayı ailece aldık,geri dönüşü yok.Burada kalsam sende biliyorsun hastalar evimin kapısından ayrılmaz.”

Ağlayarak, içini çeke çeke kahvemi getirdi.Bir iki saat sonra kendine geldi.

“Tamam, ben hastaları arayacağım,” dedi.

Burası benim mabedim,kişiliğimdi.Bu masada bu daktiloyla birçok makale yazmıştım.Bu odada birçok arkadaşımla ciddi kararlar almıştım.Bu odada birçok derneğin kuruluşunu yapmıştım.Bu odada SODEP’in Hatay kuruluşunu yapmıştım.

Bu şehrin sokaklarındaki her kaldırım taşında ayak izlerim vardı.Bu şehrin her meydanında söylevlerim vardı.Bu şehrin düğününde derneğinde,doğan çocuklarında,ölen insanlarının cenazesinde sevgileri, üzüntüleri paylaşmışlığım vardı.Bu kent ben, ben bu 


kenttim.Şimdi vedalaşıyordum. Bu bana çok zor geliyordu!

 

İSKENDERUN’DA GÜN BATIMI

İskenderun’da gün batımı bir başkadır

Güneş denizle sevişir

Bir kızıllık kıyılarda dolaşır

Ufuk mor dağlarla buluşur

Güneşin dudakları deniz ile birleşir

Bir bakmışsın gurup sarhoştur

Sarıdan kırmızıdan mordan

Amanos dağları seyreder bütün haşmetiyle

Uzaktan uzaktan

 

Bir bakmışsın

Güneş pürüzsüz denizde uyuyan bebek

Uyumuştur kızıl denizin koynunda

Çekilmiş  bütün perdeler 

Akşam gurup bir o kadar sakin

Bir o kadar kızıl

Gökyüzünde bulutlar pembe laleler

Güneş batmış el ele geziyor sevgililer

İskenderun da gün batımı

Bir başkadır dostlarım

Kadehlerde erguvani şarap gibi.

İskenderun’da aşklar başkadır

Leyla ile mecnun gibi

Güneş denize deniz güneşe sevdalı

Bende bu şehire


Haydi İçelim şerefe                         

Cemil Altay

O ŞEHİR

O şehrin kaldırımlarında

Banim hâlâ ayak izlerim var

O şehrin sokaklarında

Hâlâ benim resmim var

O şehrin şafaklarında

Sevdalarım sevişmelerim var

O şehrin dağlarında

Yarım kalmış aşklarım var

O şehrin yağmurlarında

Ayrılık gözyaşlarım var

O şehrin sıcak temmuzlarında

Kırılmış kadehlerim var

O şehrin takvim yapraklarında

Benim gençliğim var

O şehir bana sevdalı, ben o şehre                      

Cemil Altay

 

Evet, bu hislerle bu şehirden ayrılıyorum.Hatıralarımı ve resimlerimi yanımda götürüyorum.İleride çocuklarıma, torunlarıma anlatacağım çok hatıra var.İçim buruk, yüreğim ezik!Kendi kendime; haydi Cemil kalk, yapacak çok işlerin var, dedim.

Bir sene evvel Antalya’nın Şirinyalı Mahallesi’nde çok şirin bir ev almıştım.Üç katlı bir apartmanın üçüncü katında dubleks (iki katlı).Şimdilik oraya 


taşınacağım.İskenderun’daki evimin camına sahibinden satılık yazısını astım.

Filiz:

“Lütfen indir o yazıyı, içime hiç sinmiyor,” dedi.

“Hanım, benimde içime sinmiyor, ama ne yapalım,burayı satıp Antalya’dan daha güzel ev alacağım, yüreğini ferah tut,” dedim.

Sevgili eşim çok hüzünlendi.O, çok hassas bir kadın.Eşyalarınıdaevini de çocukları gibi sever.Biz ikimiz, sıfırdan geldik, bu yuvayı kurduk. Hiçbir şeyimiz yokken her şeyimiz oldu.Onun da benim gibi hatıraları ve köklü dostları vardı.Onu da köklü dostlarının ta köklerinden koparıyorum.

“Üzülme,” dedim.“Orada da çok dostumuz olacak.Biz komşusuz, insansız yapamayız.Sen yavaş yavaş toparlanmaya bak.Kamyon tuttum, 6 Şubat 2011’de gideceğiz.”

Yüzüme baktı:

“Çok acele etmiyor musun? Bari, baharı bekleseydik!

“Bak sevgilim, baharı beklersek vazgeçebilirim,” dedim.

Bir bağı bin bir emekle eker yetiştirirsiniz.Evladınız gibi seversiniz.Budarsınız, sularsınız.O, günden güne büyür, yeşerir, her mevsim meyvelerini verir.Bir muayenehane de böyledir.Üzülerek muayenehanemi kapatıyorum.

Muayenehaneye geldim,asistanım Sevda’ya;

“Dolapları boşaltıp karton kutulara dolduralım,” dedim.


Sevda, yüzüme baktı, yutkundu, gözlerinden yaşlar çağlayan gibi akıyordu.Ellerini yüzüne kapattı, hasta bekleme salonuna gitti.Hüngür hüngür ağladı.Kendisini teskin etmeye çalıştım, başarılı olamadım.Bir müddet sonra geldi:

“Ben iki günde hazırlarım,” dedi.

“Teknisyen Doğan Beyi çağıralım, o da aletleri söksün, paketlesin,” dedim.

Maliyeye gittim, kapanış muamelelerini yaptırdım.

Memur:

“Doktor Bey, bizi bırakıp nereye gidiyorsunuz?” dedi.Kendisine teşekkür ettim.

“Kısmet buraya kadarmış,” dedim.

Tabelacıyı çağırdım,meşhur DİŞ HEKİMİ CEMİL ALTAY tabelasını indirttim.Artık duvarda ben yoktum.Bu şehirde Diş Hekimi Cemil Altay da yoktu.Benden sonra köyden kentten gelen insanlar bakacaklar tabela yok:“Doktorumuz bizi terk etmiş!” diyecekler.

Geriye kalan hastalarımı arkadaşımın muayenehanesinde bitirdim. Sonra emektar daktilomun başına oturdum AK KARAköşemde sevgili İskenderunlulara ve bütün hastalarıma veda mesajı yazdım.Gazeteye gittim,yazarçizer arkadaşlarımla vedalaştım.

Doğan Usta geldi.O da üzgündü.

“Doktorum, bizi bırakıp gitmene gönlüm razı değil.Bu millet de razı değil.Hepimizi öksüz bırakıyorsun


Senin yerini kimse dolduramaz.Sen burada babamızdın.Herkes sana CEMİL BABA derdi!”

“Sağlığım için gitmem gerekli.Burada kalırsam hastalarım peşimi bırakmaz.Kapıma gelen hiçbir hastayı geri çeviremem.Sağ olasın.Ben de çok hüzünlüyüm.İçim acıyarak bu aletleri söktürüyorum.” dedim.

Briç Kulübündeki arkadaşlarım,Yelken Kulübünde bana veda yemeği verdiler.Yine diş hekimi arkadaşlarım da aynı mekânda bir veda yemeği verdiler.Her iki seremoniden de çok üzüntü duydum. Can arkadaşlarımı bırakıp gidiyordum.Onlara kapanışlarda veda söylevi verdim.Çoğunun gözlerindeki yaşı saygı ile izledim. Herkesle vedalaştık.Kaymakam Bey ve kentin ileri gelen dostlarımla da vedalaştık. Artık taşınmaya hazırdık.Geride bir hoş seda bıraktığımın farkındaydım.

6Şubat 2011 yılında arabaya evi ve dişçilik aletlerimi yükledim.Komşularla vedalaştım.Beni Teknisyen Hayati ve kardeşi,kadim dostum Dr.Yiğit Pişkin, Yıldız Hanımyolcu ettiler.Kamyonu Hayati yükleterek gece yola çıktı.

Kendi arabamla yola koyuldum.Köşe başlarından, apartmanlardan, deniz kıyısından da el sallayarak vedalaştım.

Bu kentte tam 42 yıl yaşamıştım.Arkama baktığımda birçok tatlı acı hatıralar, gelin arabasının arkasına takılan kutucuklar gibi peşim sıra geliyorlar.Evet, İskenderun’u arkamda bırakırken tüm hatıralarımı 


yanımda götürüyordum.Ama kırk yıllık dostlar orada kalmıştı.

Silifke’ye gelince Askeri Tıbbiyeden arkadaşım Op.Dr.Ali Su’ya uğradım.

“Yola devam etme lütfen, bu gece beraber olalım, eski günleri yâd edelim,” dedi.

O gece orada kaldık.Ali ile Deniz Kuvvetleri Tıbbiye Okulundan arkadaştık.İskenderun Deniz Hastanesinde de beraber görev yaptık.Lojmanda evlerimiz aynı katta, yan yanaydı.İkimizinde çocukları küçüktü.Ali ile ben, HesnaHanım’la Filiz, gece yarısına kadar konuştuk.Hoş bir gece geçirdik.

Ertesi gün Antalya’ya geldik.Biz geldiğimizde kamyonda Antalya’daki konum gönderdiğim adrese gelmişti.

Altı Şubat 2011.Hava güneşli, güzel bir gün.Akşama kadar yerleştirme işimiz bitti.Aynı mahallede Filiz’in dayısının kızı Zülal’de geldi yardıma. Biz gelirken çalışan hanımıda getirmiştik.El birliği ile bir günde her şey yerine oturdu.Muayenehaneye gelen aletleri, muayenehanede bir odaya koyduk.Ertesi günü Doğan Usta geldi.  Cemre’nin muayenehanesinde bir odaya aletleri kurdu. Böylece yeni bir hayat başlamış oldu.

İlk önce internetten CHP üyelik naklimi Muratpaşa ilçesine yaptırdım.Sonra Tüm Emekliler Derneğine kaydımı yaptırdım.

Serde şairlik yazarlık var.Bir kanal bulmalıydım.Aklıma İskenderun’dan Antalya’ya yerleşen Özkan Ekekon geldi.Onu aradım.Bir gün öğleyin 


buluştuk.Beni Antalya Şairler Yazarlar Derneğine götürdü.Oraya kaydoldum.Briç kulübüne kaydoldum.Böylece sosyal ağlarımı kurmuştum.

Eşime gelince, o da alt komşumuz Hilal Hanım’la arkadaş oldu.Beraber günlere gitti.Cemre’nin kayınvalidesi de kendi etrafıyla tanıştırdı.Sağ olsun Zülal, yalnız bırakmadı.O da alışmaya başladı.Ancak bir yıl boyunca “Biz keşke gelmeseydik,” demeden edemedi.Hep eski arkadaşlarını aradı.Ancak burada da muhit edinince, beni buraya niye getirdin, sözlerinden kurtuldum.

Antalya çok güzel şehir.Doğası çok güzel, ormanın yeşili ile deniz kucak kucağa.Tarihi birçok ören yerleri var.Denize kentin her yerinden giriliyor.Bu özellikleri dünyanın her yerinde göremezsiniz.

Kültür, sanat açısından çok zengin.Müzik ve edebiyatla ilgili birçok dernek var. Anadolu’nun mozaik kültürü ile bizden önce yaşanmış kültürler birleşmiş, hepimizin kültürü olmuş.

Opera, Tiyatro, Sinema bakımından çok doyurucu.Güzel bir turizm kenti.Burada yaşamak çok güzel.Önemli olan farkında olmak,önemli olan katılımcı olmak.Gücümüzün, paramızın ve zamanımızın yettiği kadar kentin nimetlerinden,denizinden ve güneşinden faydalanmak.

Kızım Cemre Diş Hekimi. Gülay Hanım’la beraber Lara’da kendi kliniklerinde çalışıyorlar.Çok güzel işler yapıyorlar.Bana ihtiyaçları olmadığını görünce sadece kendi özel hastalarıma bakıyorum.Ara sıra onlara kendi tecrübelerimi aktarıyorum.


İskenderun’dan sevgili arkadaşım Cildiye Mütehassısı Yiğit Pişkin ve eşi Yıldız Hanım bizi ziyarete geldiler.Havalara uçtuk, çok sevindik! Yıldız Hanım da Filiz’in en yakın arkadaşı.Hemen anılara daldık,geçmişteki mutlu günlerimizi yeniden yaşadık.Aklımıza gelen arkadaşları ve dostları sorduk.

Onlara her yeri gezdirmeyi planlamıştım.Akşam yattık.Gece saat üçte Yiğit, bana seslendi:

“Cemil, kalk,Yıldız hastalandı.Hastaneye gidelim.”

Acele giyindim Medikal Park Hastanesi yakındı.Beş dakikada hastanenin acil servisindeydik.Gerekli acil müdahaleler yapıldı.Orada sabahladık.Kalp doktoru muayene etti:

“Birkaç gün hastanede yatması lazım,” dedi.

Yatırdık.Dönüşümlü olarak Yiğit’le Filiz yanında kaldı.Bütün planlarımız alt üst oldu.

Üç gün sonra eve geldiler, dinlendiler.Sonra yakın yerlere gezmeye başladık.Bir gece tekrar fenalaştı.Tekrar hastaneye yatırdık.Prof.Dr.Mehmet Kabukçu:

“Kalbine pil takılması gerekli,” dedi.

Böylece pilli bebek Yıldız’ımız oldu.Bir hafta kontrollerden sonra uçakla İskenderun’a döndüler.

İstanbul‘da oturan kızım Yeşim Uçtum’un kızı Serra Uçtum Medipol Üniversitesi Diyetisyen Bölümünden mezun olacaktı.Serra ilk torunumuzdu.Bizi Mezuniyet gününe davet etti.Araba ile İstanbul’a gidiyorduk.Yolda Yıldız Hanım’ın Ankara’daki bir hastanede vefat ettiğini ve cenazesinin memleketi 


Milas’ta yarın defnedileceğini öğrendik.İstanbul’da oturan Dr. Duran İkizler’e yoldan telefon ettim. Olayı anlattım, çok üzüldü.Onlarda çok severdi.

“Yarın sabah ilk uçağa dört kişilik bilet alıyorum,” dedi.

Ertesi gün Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan Milas’a uçtuk.Havaalanında kiraladığımız araba ile bizden önce gelen Göz Doktoru Metin Şenay ve eşi Serpil’i aldık. Cenaze evine gittik.Öğle namazından sonra defnettik.Artık Yıldız da gökyüzünde yıldız olmuştu.Cennetmekânı olsun!

Oğlum Alpay, ilk eşinden boşandıktan sonra Azerbaycan uyruklu Bakülü güzel Nigârkızıla tanışmış.

“Baba, ben tekrar evlenmek istiyorum,” dedi.

“Oğlum, ben sana Antalya’da birilerini düşünüyordum,eczanesi var.Sen kiminle evleneceksin?”

“Babacığım,Bakülü MatematikDoçenti bir kız.”

Benim planlarım suya düşmüştü.

“Peki çocuğum, sen nasıl istersen öyle yaparız.Biz yakında İstanbul’a geleceğiz, konuşuruz,” dedim.

“Ne zaman?” diye sordu.

“On altı gün sonra.”dedim.

“Tamam,” dedi

Biz İstanbul’a gittiğimizde kız arkadaşını tanıştırmak için çağırmış.Telefon etti, bizimle tanıştıracağını, hangi gün münasip olacağını sordu.Bizde heyecanlanmıştık.


“Hemen yarın, ablanlarda, saat 15’te buluşalım,” dedim ve buluştuk.

Hanımefendi, oturmasını kalkmasını bilen, güzel bir kız.Hani biz de Karslıyız, kanımız hemen kaynadı.Hayırlı uğurlu olur inşallah, dedik.

“Düğün nerde, nasıl olacak?” dedim.

“Biz kendi aramızda hallettik,” dedi.

“Ooo!Evladım hiç böyle şey olurmu? Ailesinden gidip istemeliyiz.Adetler, töreler var.Bu kızı ailesine niye mahcup edeceksin? Bakü’ye gider isteriz, uygun görürlerse nişan yapar, döneriz.”

Alpay çok sevindi.

“Ben uçak biletlerini alır, oteli ayarlar size bildiririm,” dedi.

Şubat 2016’da Bakü’ye gittik.Çok güzel bir otele yerleştik.Biraz dinlendik.Akşamüstü Nigarların evine geldik.Mütevazı bir evde bizi muhabbetle karşıladılar.Salonun ortasına bir masa donatmışlar, kuş sütü, kuru üzüm, her şey var. Biraz hoş beşten sonra bizi sofraya davet ettiler.Rahmetli annesi Gülkız, biraz rahatsız olmasına rağmen o da soframızda, ailenin büyüğü olarak tam karşımızda oturuyordu.Ara sırabaşörtüsü arkaya kaydığında Nigar’ın büyük ağabeyi severek düzeltiyordu.Bu hareket benim için çok önem taşıdı.Büyüğüne saygı sevgi gösteren evlatları vardı.

Bize önce çay ikram ettiler,çay içerken bende Allah’ın emri Peygamber’in kavli ile Nigar’ı anasından istedim.Onlarda kabul ettiler. Sonra şirin çay geldi.Bu kabul anlamına geliyormuş.O akşam yedik 


içtik, kaynaştık.Aile fertleri ile tanıştık.Gençlerin yüzüklerini takıp otele gittik.Nigâr:

“Yarın akşam nişan için bir yer ayarladık;müzikli, yemekli. Biz sizi otelden alırız,” dedi.

Akşam otele gittik, otelin rufunda davetliler yerlerini almıştı.Bunun nişan değil, bir düğün merasimi olduğunu o zaman fark ettik.Bana enteresan gelen şarkıcıların şarkılarını hep Rusça söylemesiydi.Birde mikrofonu masalara götürüp o masadaki saygın kişinin bir şeyler söylemesiydi.Mikrofon bizim masaya gelince bana verdiler.

“Nigâr artık bizim kızımızdır.Ona hep ana baba olacağız.Sağ olduğumuz müddetçe himayemiz, sevgimiz üzerinde olacak,” dedim.Arkasından da bir Azeri türkü söyledim.Herkes çok memnun oldu.Çok güzel, samimi bir düğün oldu.

Bizde İstanbul Boğaz’da bir mekânda yemekli bir düğün yaptık.Böylece akrabalarımızla yeni gelinimizi tanıştırdık.Nigar’ın ağabeyi ve ablası katıldılar.Çok mutlu oldular.

İki sene sonra Nigâr hamile kaldı, doğumunu Antalya’da yaptırdık.Böylece Mira dünyaya gelmiş oldu.Seksenli yaşlarımızda bizim neşemiz odu, bizi hayata bağladı.İki ay sonra da İstanbul’dan Antalya’ya taşındılar.Bize yakın bir ev kiraladık...

Ablası İlay, annesi Nihal Kansu ile İstanbul’da yaşıyor.Sık sık oda Antalya’ya geliyor.O da çok akıllı, başarılı bir kız.Benim medarı iftiharım.Hep sınıf birincisi,Sen Beno Fransız Kolejlinde okuyor.Sevgili 


Nihal kızımda çok başarılı bir iş kadınıdır.O torunumun anası, benim her zaman kıymetli kızımdır.

Bir de Hukuk Fakültesi son sınıfta torunum Simay var.Annesi babası Hatay Dört Yol’da.İlk iki sınıfını Kıbrıs’ta okudu, yatay geçişle Antalya’ya Bilim Üniversitesine geldi.O da bizimle yaşıyor.Emeklilikte evim cıvıl cıvıl.Hepsini çok seviyorum.Tanrım bana bugünleri yaşattığı için çok şanslıyım.

2019 yılında Covit 19 virüsü bütün dünyayı kırdı geçirdi. Milyonlarca kişi öldü.Bu pandemiden kendimizi aşırı disiplin ve hijyen şartlarında koruduk.Hâlâ bu illetten kurtulamadı dünya.Resmi verilere göre elli bin kişi de bizden vefat etti.Resmi olmayan rakamlar yüz elli bin, diyorlar.Bu hengâmede torunum Serra’nın düğünü iptal edildi.Aile arasında nikâh kıydılar.

Gayri yaş seksene geldi.Geride seksen yıllık hayat.Başarılı bir iş hayatım ve mesut aile yaşamım oldu.Şimdi hedefimizde ilk torunum Serra’nın bebeğini bekliyoruz.Simay torunumun Hukuk Fakültesinden mezuniyetini kutlayacağız.Ali İhsan torunumun gitar sololarını dinleyeceğiz.

Ne mutlu bize!


Sözlük
________________

[1]Çiriş: Çiriş otu kökünden yapılan yapıştırıcı. Ayakkabıcılıkta kullanılır.

[1]Saya: Ayakkabının yüzü, üst bölümü. Deri, tekstil gibi malzemelerden yapılır.

[1]Kantarma: Atın dilini bastırmak suretiyle zaptetmeye yarayan demir araç. İki ucundaki tokalara bağlanan kayışların bir ucu binicidedir. At bu kayışlar vasıtasıyla yönlendirilir.

[1] Nahır: Sığır sürüsü.

[1]Maltız: İçinde taşkömürü yada odunkömürü yakılan taşınabilir, ayaklı üzerinde ızgarası olan ocak.

[1]Kom: İçine davar konulan, çevresi çevrili, üstü açık yer. Davar ağılı. Derme çatma şeylerden yapılmış küçük ev, yayla evi. Birkaç evden oluşan küçük köy

[1]Mazı:Kağnının iki tekerleğini birbirine bağlayan ve onlarla birlikte dönen ağaçtan dindil.

[1]Kayganak:Yumurta ve tereyağından yapılan yemek

[1]Şelek:Halk ağzında sırtta taşınan yük.

[1] Höllük: Anadolu’nun kimi yerlerinde, kundak çocuklarının altına kundak içi bez yerine konulan, kuru, elenmiş inc toprak.

[1]Sınıkçı:Çıkık, kırık kemikleri bağlayarak tedavi eden kimse.

[1] Yalnz spor amacıyla yapılan at yarışı.

[1] Eküri atlar: Aynı ahırı paylaşan atlar.

© Copyright Cemil Altay. Tüm hakları saklıdır.