ağacının altında,Boyacı Yaşar’ın yanında bir yer edinmeye dikmiştim.
Yeni bir sandık aldım.Bir sabah erkenden çınar ağacının altına tezgâhımı kurdum.Biraz sonra Boyacı Yaşar geldi.Bir bana bir sandığa baktı:
“Buradan kalk, burası benim yerim,” dedi.
“Tapusu var mı?” dedim.“Burası meydan, herkesin yeri,hiçbir yere gitmiyorum!”
Kahvede sabah çayını yudumlayan müşteriler, bu tartışmayı duyuncaYaşar’a kızdılar:
“Bırak herkes rızkını yer!” dediler.
Böylece çınar altına kuruldum.
Artık kapı kapı gezmekten kurtulmuştum.Daha az yoruluyordum,müşterim ilk zamanlar azdı.Yavaş yavaş çoğalmaya başladı.Kentte yaşayan insanları,mesleklerini,hayat serüvenlerini,kasaba dedikodularını bu çınar çok dinlemişti.Bende ondan öğrenmeye başlamıştım.Bu meslek insanlarla yüz yüze iletişim kurma olanağını sağlıyordu.Herkesten bir şeyler öğreniyordum. Güzel, kültürlü beylerin konuşmalarını ve konuşma sırasında İstanbul şivesini öğrenmeye çalışıyordum.
Artık kışı geride bırakmıştık.Nisan ayındaydık.Yirmi üç nisan sabahı liseli,ortaokullu öğrenciler ayakkabı boyatmaya geldiler.Öğrencilerin birkaçı benimle alay etmişti.Bir kendime, birde onlara baktım.Kendi kendime,“Ben burada ne yapıyorum?”dedim.Benim yerim bunların yanı olmamalı.Bir an evvel derslerimi verip liseye başlamalıyım.